![]() |
|
|
| ||||||
|
Görüntüleme: 71 - Cevaplar: 0
| LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #1 (permalink) |
| | Çağdaş Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından kabul edilen Truman Capote, Truman Streckfus Persons ismiyle 1924’te New Orleans’ta doğdu. Annesi tarafından Alabama’daki teyzelerinin himayesine bırakıldı ve pek çok büyük yazarın alamet-i farikası olan mutsuz bir çocuklukla taltif edildi. 1933 yılında, yeniden evlenen annesinin yanına New York’a gönderildi. Uyumsuzluğuyla kendini okuldan attırmayı başardı ve ömrü boyunca içinden çıkmayacağı eğlence hayatına girdi. 17 yaşındayken Amerika’nın önemli gazetelerinden The New Yorker’da işe başladı. Birkaç yıla kalmadan gazetenin daimi yazarlarından olacaktı. Miriam adlı hikayesiyle yayıncıların dikkatini çekti ve henüz 24 yaşındayken ‘Başka Sesler, Başka Odalar’ adlı hikaye kitabı edebiyat çevrelerinde yankı uyandırdı. ‘Çimen Türküsü’, ‘Gece Ağacı’ derken Blake Edwards’ın filme çektiği, Audrey Hepburn ve George Peppard’ın başrolünü oynadıkları ‘Tiffany’de Kahvaltı’ geldi. Ve ardından Capote’yi edebiyat tarihine çivileyecek olan ‘Soğukkanlılıkla’. Kitaplarında, büyük kentin, modern yaşamın içine sıkışıp kalmış insanların yalnızlıklarını düşsel bir atmosferle anlatırken kullandığı sade dil, ‘Soğukkanlılıkla’ ile birlikte bir kurşunun yanıltıcı sadeliğine dönüştü. Her şey bir gazete haberiyle başladı… 1959 yılında Amerika, Kansas’ta işlenen müthiş cinayetlerle sarsıldı. Anne, baba ve biri kız biri oğlan iki pırıl pırıl çocuktan oluşan Clutter ailesi, evlerine giren iki genç tarafından ‘amaçsızca’ öldürülmüşlerdi. Amaç hırsızlık değil, intikam değil; bir “hiç”ti. Capote, bu haberin arkasını tırmalamak üzere arkadaşı Tenesse Williams’la birlikte Kansas’a gitti. Kurbanların yakınlarıyla, komşularla, kasaba sakinleriyle ve katillerle görüştü. Görüşmelerini bir gazetecinin soğukkanlılığıyla not eder. Ardına düştüğü bu haber Capote’nin altı yılına mâl olsa da ortaya ‘Soğukkanlılıkla’ çıktı. Gerçekle romanın bu sıra dışı birlikteliği için Capote, “Yazarken bütün yazarların önündeki büyük bir açmazı çözdüğümü fark ettim. Gazeteci hissiyatıyla yazılan bir roman yazmak istiyordum; gerçeğin güvenilirliğine, bir filmin akıcılığına, düz yazının özgürlüğüne ve şiirin hassalığına sahip bir şey yazmak istiyordum ve bunun mümkün olduğunu kanıtladım.” der. ‘Tiffany’de Kahvaltı’ Artık çok ünlü ve çok zengin bir yazar olan Capote, New York sosyetesinin gözbebeğidir. Yine büyük yazarlara has bir özellikle tüm bu peri masalını kendi elleriyle boğacak; partilerde tanıştığı ünlü insanların sırlarını ifşa etmeyi amaçlayan yazı dizisiyle kendi ipini çekecektir. İlk bölümleri bir dergide yayımlanan ve asla tamamlanmayan bu kitap Capote’ye tüm kapıları kapatır. Ömrünün kalan kısmını bir alkol kuyusunda yapayalnız geçirir. Capote’nin en büyük eseri ‘Soğukkanlılıkla’ olmasına rağmen aslında en çok tanınanı Tiffany’de Kahvaltı’dır. ‘Aslında’ notunu eklememiz gerekiyor çünkü roman, roman olarak değil de sinema uyarlamasıyla kitlelerin hafızasında yer etmiştir. Hatta filmin başrol oyuncusu Audrey Hepburn filmin de önüne geçmiş ve Tiffany’de Kahvaltı ‘tüm zamanların en şık filmi’ gibi edebiyata uzak nitelemelerle hafızalara iliştirilmiştir. Sel Yayıncılık’ın Meral Alakuş’un çevirisiyle yayımladığı Tiffany’de Kahvaltı, Amerika’nın taşrasından New York’a göçen ve geçimini zengin erkeklerden kırptığı paralarla sağlayan Holly’nin hikayesini anlatıyor. Holly’nin mütevazı kartvizitinde “Miss Holiday Golightly, Travelling” (Bayan Tatil Hafifgider, Gezgin) yazmaktadır. Roman, bir erkeğin ağzından anlatılmasına rağmen Holly’nin baskın karakteri çevresindeki tüm erkekleri bir vesileye dönüştürür ve silikleştirir. Romanın anlatıcısı olan erkek bile, Holly’nin ona taktığı adla varolur; Fred. Şöhret dağının eteklerinde gezinen bir yazar olan Fred, tuhaf saatlerde eve gelip giden bu dalgın, sevimli komşusuyla arkadaş olur. Holly’nin tek amacı zengin bir adamla evlenmektir. Kendisini film yıldızı yapmak isteyen menajere ayak direr. Aslında Holly hiçbir şey olmak istemez: “Gerçekte hiçbir benliğe sahip olmamak gerekir.” Hiçbir şeye alışmak istemez, odasında bile yerleşiklik çağrıştıracak hiçbir nesne yoktur; oda, açılmamış sandıklar ve bavullarla döşenmiştir. Kedisinin bile ismi yoktur. Holly’nin tek tutkusu Tiffany’dir. Ünlü bir mücevher mağazası olan Tiffany, zenginliği ve dinginliğiyle bu uyumsuz ruha sükunet veren tek yerdir. Arada bir derin bir karamsarlığa kapılan Holly, düştüğü ruh durumundan kurtulabilmek için uyuşturucu dahil her şeyi dener ama hiçbirinin yararı olmaz. Çözümü, ne zaman karamsarlığa kapılsa soluğu Tiffany’de almakta bulur. Mutsuzluk her yerde aynı Vitrinde görüp almak istediğimiz aslında işaret ettiğimiz nesne değildir; satın aldığımız nesne aracılığıyla vitrinde temsil edilen yaşamı kendimize mâl etmeye çalışırız. Anne ve babasını çok küçükken kaybeden ve ağabeyiyle birlikte bir müddet, çiftliklerin arasında yabani hayvanlar gibi yaşayan Holly’nin bir parçası da, Tiffany’nin temsil ettiği güvenli ve yerleşik yaşamı ‘tamamen’ ister ve parçalara razı olmaz. Diğer tarafı, yani yabani yanıysa yerleşmeye ve evcilleşmeye direnir. Çocukken ağabeyiyle kendisini evlat edinen ve daha sonra kendisiyle evlenen veterineri anlatırken, “Eve durmadan yabani şeyler taşıyordu. Kalbini bir yabaniye vermemelisin: Onları ne kadar çok seversen, onlar da o kadar çok güçlenirler. En sonunda ormana kaçacak kuvveti kazanırlar. Ya da bir ağacın en tepedeki dalına uçarlar. Eğer kendini yabanıl bir şeye kaptırırsan sonunda gökyüzüne bakakalırsın.” der. Ne var ki bu “yabani şey” de acıdan muaf değildir. Hayatta tek yakını olan ağabeyi ölür, başı polisle derde girer ve nişanlısı tarafından terk edilir. Holly, hâlâ bir adı olmayan kedisini bir sokağa bırakır ve Amerika’yı terk eder. Fred, bir buçuk yıl kadar sonra kediyi tül perdeli bir evin penceresinde otururken görür. Muhtemelen artık bir adı vardır. Holly, Noel’de bir kuş kafesi hediye ettiği Fred’e “Bunun içine canlı hiçbir şey koymayacağına söz ver.” diye yakarır romanın bir yerinde. Holly’nin yakarışı öyle içtendir ki Capote bile söz vermekten geri duramaz. Güvenli bir yaşamı ölesiye isteyen ancak yerleşmekten de ölesiye korkan bu yabani ruhu romanda bile olsa kafese koymaz. Holly’den gelen son haber Afrikalı bir yerlinin heykellerinde görünen yüzüdür. Fred ya da yazar, “Umarım Holly de kendine uygun bir yerdedir.” dileğiyle yetinir. Roman, Holly’nin kaderini açık bırakarak biter. Tiffany’de Kahvaltı, yüzeydeki neşe ve havailiğin alttaki hüznü vurguladığı aslında bir mutsuz roman. Holly’nin dediği gibi; “Bir kız böyle bir şeyi dudaklarını boyamadan okumaz.” Tiffany’de Kahvaltı Truman Capote Çev: Meral Alakuş Sel Yayıncılık Kimi kırdıysak affola, Allahın yarattığı bir kulum işte |
|
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
[1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11] [12] [13]
[1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11] [12] [13] [14] [15] [16]