![]() |
|
|
| ||||||
|
Görüntüleme: 94 - Cevaplar: 0
| LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #1 (permalink) |
| Misafir Asi. Şuan Mesajlar: n/a | ULUSLARARASI SERMAYE AKIMLARI VE MAKRO EKONOMİK ETKİLERİ 1.1. Uluslararası Sermaye Akımının Tanımı Uluslararası sermaye akımı bir ülkede yerleşik bir kişinin bir başka ülkedeki yerleşik kişiye fon aktarması veya ondan bir aktif satın almak üzere fon göndermesi ile ortaya çıkmaktadır. Ödemeler Dengesinin genel eşitlik prensibi içinde Cari İşlemler Fazlası = Sermaye Çıkışı + Rezervlerde Artış olarak tanımlanmaktadır. Net sermaye ihraçcısı ülke rezervleri azalmaya başlayana kadar sermaye ithal eden ülkeye mal ve hizmet ihracında bulunmak zorundadır. Bu finansal sermaye akımını doğuran reel sermaye (mal ve hizmet) akimidir Bu reel sermaye akımı milli gelir hesabına ticaret fazlası (X-M) olarak girmektedir. Y = C + I + G + (X-M) Ülke tasarrufları ve yatırımları arasındaki dengesizlik bir ülkeden diğer ülkeye reel kaynakların aktarımı ile finanse edilmektedir. Net uluslararası sermaye akımı da ülkelerin tasarruf ve yatırım dengesizliğinin yol açtığı ödemeler dengesi açıklarını finanse etmektedir. Finansal pazarlar uluslararası sermaye akımının en önemli aracılarıdır. Tasarruf sahipleri fonlarını tasarruf açıkları olanlara finansal pazarlar aracılığı ile yönlendirmektedir. Böylece tasarruf sahiplerinin elindeki fonlar yatırımlara etkin şekilde yönlenerek yatırımların verimliliği artmaktadır. Tasarruf sahibi de daha yüksek bir getiri sağlamaktadır. Finansal pazarların bu fonksiyonu ekonomik üniteler arasındaki net fon akımının yükselmesini sağlamaktadır. Uluslararası sermaye akımı ekonomik etkinliğin iyileştirilmesinde potansiyel olarak önemli bir rol oynarken, bu ancak tasarruf sahiplerinin tercihlerinin finansal pazarlar tarafından doğru değerlendirilmesi ile mümkün olabilmektedir. Bir başka deyişle, fonların verimli ve etkin yatırımlara yönelmesi finansal pazarların etkin çalışması ile mümkün olabilmektedir. Finansal pazarlar bu fonksiyonlarını gerçekleştirirken, çok sayıda finansal kurum borçlanarak fon dağıtmaktadır. Ayrıca bireysel ve kurumsal yatırımcılar portföy yatırımları yapmaktadır. Ülkelerarası sermaye akımı bu portföylerin risk dağıtımı ve likiditesi için önem taşımaktadır. Uluslararası sermaye akımı son 20 yıldır yatırımcıların (özellikle uluslararası kurumsal yatırımcılar) portföylerini uluslararası alanda dağıtmalarından dolayı artmıştır. Buna iletişim teknolojisindeki gelişmeler, destek olurken, yatırımcılar bir çok ülkedeki geniş çaplı yatırım araçlarına yönelerek global portföylerindeki riski daha etkin yönetebilmektedirler. 1.2. Uluslararası Sermeye Akımlarının Nedenleri Sermaye akımının nedenleri tanımlanırken sermaye akımının değişik tipleri arasında, özellikle doğrudan yatırımlar ile portföy yatırımları arasında keskin bir ayırım yapmak zorunludur. Doğrudan sermaye yatırımları; girişimcilerin kendi ülkeleri dışında başka ülkelere üretim ve hizmet sunma amacı ile demirbaş, makine parkı. know-how, patent, ticari marka, teknoloji ve organizasyon göndermesidir. 2. Dünya Savaşı öncesi uluslararası sermaye akımı nedenleri sermayenin yurtiçi ve yurtdışı getirilen arasındaki fark ile açıklanırken, 2. Dünya Savaşı sonrasında sermaye hareketleri ödemeler dengesi teorilerinin bir parçası olarak açıklanmaktadır. Buna göre iki ülkede farklı faiz oranlan sermaye akımı hareketi sonucunu vermektedir. Bu teori J. Marcus Fleming (1962) ve Robert Mundell'in (1968) “Sermaye Akımı Teorisi” olarak bilinmektedir. 1950'lerde geliştirilen (Markowitz,1952 ve Tobin 1958) portföy teorisi ise bu teori ile pek çakışmamaktadır. Portföy teorisine göre yatırımcılar beklenen getiri ve alınacak riske bağlı olarak değişik aktiflerden azami faydayı sağlamayı isterler. Portföy teorisindeki yatırımcılar değişik ülkelerdeki yatırım araçlarının getirilerini ülke paralarında beklenilen değer değişimini de göz önünde tutarak karşılaştırmakta ve bu sermaye akımına yol açmaktadır. Bu "Portföy Teorisi" olarak bilinmektedir. Sermaye akımının özelliği sürekli olmasıdır. Yatırımcılar, toplam portföy değerlerini yeni tasarrufları nedeniyle arttırmakta, bu da ilave sermaye akımına yol açmaktadır. Ülkelerin ilave borçlanmaları ve döviz kontrollerindeki serbesti de yeni akımlara yol açmaktadır. Uluslararası sermaye akımının özellikle son 10 yıl içinde gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere akımı ise mevcut uluslararası sermaye akımı tanımlarını, nedenlerini ve tartışmalarını zenginleştirmektedir. Sermaye akımı yeni ekonomik düzen içinde, merkez sermayesinin çevre ülkelere yönelmesi şeklinde gelişmektedir. Buna göre gelişmiş sanayi ülkeleri veya kapitalist sistemin en canlı olduğu ülkelerin yer aldığı Merkez'de düşen kar hadleri, sermayeyi ister portföy akımı, ister makina donanım biçiminde olsun dünyada kar hadlerinin daha yüksek olduğu alanları aramaya itmektedir. Merkez'de durgunluk, ekonomi kuramında "azalan kar haddi kanunu" olarak bilinen iktisadi gelişmeden kaynaklanmakta, yatırımların miktarı arttıkça kar haddi azalmakta, bu da büyümeyi ve sermaye birikimini sınırlamaktadır. Nitekim 1970'li yılların başında petrol krizi ve 1980'li yılların başında gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkan "borç krizi" ile sarsılan gelişmiş ülkelerin sermayesi, 1980'li yılların başından itibaren kendi finansal piyasaların ve sermaye hareketlerini serbestleştirirken, gelişmekte olan ülkelerin aynı süreç içine girmesinde etkili olmuştur. Nitekim 1980'li yılların ortasından itibaren bir çok gelişmekte olan ülke, GOÜ mali piyasalarını serbestleştirmek için önemli adımlar atmış, sermaye akımına serbesti getirmiştir. Böylece uluslararası sermaye, gelişmiş ülkelerdeki kar hadlerini aşabilme, daha yüksek getiriler bulma ve riskleri dağıtabilmek için gerekli alt yapıyı küreselleşme ve uluslararası bütünleşme çerçevesi içinde gerçekleştirmiştir. Uluslararası sermaye akımının bu boyutta gelişmekte olan ülkelere akımı ise gelişmekte olan ülkelerin makroekonomik yapısını önemli ölçüde etkilemektedir. 1.3. Uluslararası Sermaye Akımının Gelişimi İlk büyük uluslararası borçlanma 1914 yılında, borçlanıcı ülkelerin hükümetleri ve demiryolu kuruluşları tarafından büyük ölçüde İngiltere ve küçük miktarda Fransa ve Almanya mali piyasalarında yapılmıştır. 19. yüzyılın sonunda portföy yatırımları ve doğrudan yatırımlar 1920'lerde ABD'den kaynaklanmaya başlamış ve ABD'den Avrupa'ya yönelik sermaye akımı hızlanmıştır. Bununla beraber 1929 Büyük Ekonomik Buhran ile uluslararası sermaye akımı kesilmiş ve 1930'lu yıllarda devalüasyon ve siyasi belirsizlikler ile sermaye akımı "sıcak para" olarak adlandırılan kısa vadeli fon akımına dönüşmüştür. 2. Dünya Savaşı sonrası Dünya Bankası savaşta yenilen ülkelere ve gelişmekte olan ülkelere fon akımı sağlayarak ortadan kalkan özel uluslararası sermaye piyasalarını yeniden yaratmayı planlamıştır. Bu girişimlerin sonucu 1950'li yıllarda doğrudan yatırımlar tekrar canlanmaya başlamış, uluslararası pazarlar oluşmaya başlamıştır. Ancak yakın zamana kadar fon akımı değişken faizli banka kredileri şeklinde gerçekleşmiştir. Bu fon akımları büyük ölçüde "offshore " ve "euro pazarlarda" oluşmaktadır. Uluslararası sermaye hareketleri 1970'li yılların başında itibaren son derece önem kazanmaya başlamıştır. 1970'li yıllardan sonra sermaye akımının gelişimi önemli dört evreden oluşmaktadır. 1)İlk evrede, gelişmiş ülkeler arasında net sermeye hareketleri önemli ölçüde genişlemiştir. Bu artışa kurumsal yatırımcıların ve yabancı finansal kuruluşların önemli yerel finansal pazarlardaki yatırımları yol açmıştır. Bu akım aynı dönemdeki uluslararası ticaret akımından çok daha geniş ölçülerde gerçekleşmiştir. 2)İkinci evre, gelişmiş ülkelerde sermaye kontrollerinin yumuşatıldığı ve finansal pazarlarda serbestleşmenin arttığı evredir. Bu dönemde uluslararası sermaye piyasaları arasında bütünleşme hızlanmaya başlamıştır. Uluslararası sermaye piyasaları arasındaki bütünleşmenin derecesi pazarlara yönelik sermaye akımı büyüklüklerinden çok, çeşitli pazarlardaki farklı mali enstrümanlarının getirilerindeki farklılaşma ile ölçülmektedir. 3)Üçüncü evre ise, gelişmiş ülkelerin cari işlemler ve kamu açıklarını kapamaya yönelik sermaye akımının geliştiği dönemdir ki, bunun finansman kaynağını resmi sermaye akımlarından çok özel akımlar karşılaşmakta, ayrıca özel sermaye akımı içinde ticaret bankalarının yerini menkul kıymet ihraçları almaktadır. Bu evrede özel sermaye akımlarının yüzde 75'i, ABD cari işlemlerinin 1983 - 1987 yılları arasındaki açıklarının finansmanına yönelmiştir. 4)Dördüncü evrede ise, 1980'li yılların sonundan itibaren özellikle gelişmekte olan ülkelere yönelik özel ve resmi sermaye akımının başladığı görülmektedir. 1990'lı yıllarda gelişmekte olan ülkelerde önemli ölçüde finansal serbestleşmenin yaşandığı, bu ülkelerin uluslararası sermaye piyasaları ile bütünleştiği ve bu ülkelere yoğun sermaye akımının olduğu görülmektedir. 1.4. Sermaye Akımının Ölçülmesi Uluslararası sermaye akımlarının ölçülmesindeki problemin giderilmesine yönelik olarak IMF kendi bünyesinde uluslararası sermaye akımlarının ölçülmesi üzerine çalışmalar yapmaktadır. Sermaye hareketlerinin ölçülmesinde temel sorun sınır ötesi finansal işlemlerin tanımlanması ve içeriği konusunda ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bir diğer sorun yatırım yapılan finansal enstrümanların değerlerindeki değişikliklerin sermaye hareketlerine nasıl yansıtılacağıdır. Bu değer değişiklikleri döviz kuru değişimlerinden ve aktiflerin fiyatlarındaki gelişmelerden kaynaklanmaktadır. Ayrıca yerel finansal merkezlerde yeni finansal enstrümanlar ve kurumsal düzenlemeler sermaye akımının ölçülmesini güçleştirmektedir. Özelllikle türev ürünler (faiz ve kur swapları gibi) bu grup içinde yer almaktadır. Uluslararası iletişim teknolojisindeki ilerlemeler sonucu gün içindeki uluslararası işlemler büyük boyutlara ulaşmakta ancak bunlar finansal kurumlar tarafından yeterince rapor edilememektedir. Bu nedenle uluslararası sermaye akımının gerçek boyutu ve bunun makroekonomik etkilerini ölçmede kullanılacak miktarın tespitinde güçlükler yaşanmaktadır. Bu konuda IMF gelişmekte olan ülkelerin ödemeler dengesi ve özellikle onun sermaye hareketleri bölümündeki hesaplamada tekdüzen sağlamaya çalışmaktadır. 2. Gelişmekte Olan Ülkelere Yönelik Sermaye Akımının Makro Ekonomik Etkileri Son yıllarda bir çok gelişmekte olan ülke net sermaye girişi deneyimini yaşamakta ve sermaye girişi giderek artmaktadır.Sermaye girişi gelişmekte olan ülkeler için dışarıdan finansman teminini kolaylaştırmakta ve daha yüksek bir ekonomik büyüme için potansiyel kaynak yaratmaktadır. Bununla beraber uluslararası sermaye akımlarının yönelmeye başladığı gelişmekte olan ülkelerde makro ekonomik alanda önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Uluslararası sermaye akımı ile makro ekonomik etkileşim geniş bir süreç içinde gerçekleşmekte ve bu süreç ayrı evrelerde farklı özellikler göstermektedir. Öncelikle finansal reformlar ve sermaye akımına serbesti getirilmeden önce uygulanan ve bir ölçüde sermaye akımın etkileyen ve gelişmekte olan ülkelere çeken ekonomik makro politikalar bulunmaktadır. Bu, karşılıklı etkileşimin ilk evresini oluşturmaktadır. Sermaye akımının hızlanmaya başlaması ile birlikte uygulanmakta olan ekonomi politikaları karşılıklı etkileşim içinde bulunmaktadır. Uygulanan bu ekonomik makro politikalar ve kamu müdahalelerine bağlı olarak da sermaye akımının makro ekonomik etkileri son devreyi oluşturmaktadır. Eğer gerekli politikalar uygulanmış ise sermaye girişi ile arzulanan daha yüksek yatırım ve büyüme sağlanabilmekte ve sermaye girişinin neden olabileceği istikrarsızlık etkileri dizginlenebilmektedir. Aksi durumda ise sermaye akımlarının makro ekonomik dengeleri bozduğu ve istikrarsızlığa yol açtığı gözlenmektedir. Makro ekonomik dengesizlikler özellikle yurtiçi talep ve faaliyetlerde artış, bunun mal fiyatlarına artış baskısı, ayrıca yine gayrimenkul ve finansal aktifleri fiyatlarında artış olarak görülmektedir ki bunları ekonomideki ısınmanın belirtileri olmaktadır. Bu ekonomiler genellikle bir süre sonra kriz ile karşılaşmakta ve bunun sonucu sermaye akımı kesilmekte ve süratle geri dönmektedir. Bu da yaşanan krizi derinleştirmektedir. Bununla beraber görülmektedir ki, ekonomiler sermaye girişinin neden olduğu etkiler sonucu bozulan makro ekonomik istikrarı sağlamada gecikmekte veya bu bozulmayı hissedememektedirler. Gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımının neden olduğu makro ekonomik ve finansal gelişmeler her ülkede farklı olabilmektedir. Ülkeler arasında görülen bu farklılık; yalnızca sermaye akımının doğrudan etkisinden ve sermaye akımı öncesi ve sırasında uygulanan politikalardan değil, aynı zamanda politik, bölgesel ve demografik gelişmelerden de kaynaklanmaktadır. Son 15 yıl içinde çok sayıda gelişmekte olan ülke, sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesini, yapısal reform ve istikrar programlarının bir parçası olarak uygulamakta ve bu nedenle reform ve programlardaki süreç ve hedef farklılıklarına bağlı olarak sermaye akımları farklı sonuçlar vermektedir. Genellikle ülkelerde sermaye akımının hızlandığı ilk dönemlerde reform programlarında başarı sağlanırken bazı ülkeler sermaye akımının ilerki safhalarında yurtiçi finansal piyasalarda krizler ile karşılaşabilmekte ve özellikle ödemeler dengesi zorlukları neticesinde reformların etkisi azalmaktadır. Sermaye akımının doğrudan ve sermaye akımı sürecinde uygulanan politikaların yol açtığı Makro ekonomik etkiler birbirleri ile ilişkili önemli sonuçlar vermektedir. Bunlar Ekonominin Genel Dengesi, Ödemeler Dengesi, Kamu Kesimi Dengesi, Parasal Büyüklükler ve Uluslararası Rezervler, Faiz Oranları ve Aktif Fiyatları, Enflasyon, Reel Döviz Kurları gibi başlıklar altında incelenmektedir. 2.1. Ekonominin Genel Dengesi; Yurtiçi Üretim/Tüketim, Tasarruf/Yatırım ve Dış Denge Sermaye akımının makro ekonomik etkilerinin başında yurtiçi üretim tüketim, ile yatırım tasarruflardan oluşan ve dış denge ile tamamlanan ekonominin genel dengesine etkileri gelmektedir. Ekonominin genel dengesi yurtiçi gelirlerin ne ölçüde tüketilip ne ölçütle tasarruf edildiğini, tasarrufların yatırımları ne ölçüde finanse edildiğini ve yatırım tasarruf açığı bulunuyorsa bunun ne ölçüde yurtdışı kaynaklar ile finanse edildiğini, ülkenin milli gelirinin ne kadar büyüdüğünü gösteren dengedir. Bu açıdan bakıldığında sermaye akımını talep eden ülkelerin amacı, büyüme ve kalkınmaya yönelik fon yaratılmasıdır. Bir başka deyişle istikrarlı ekonomik büyümenin sağlanmasıdır. Çünkü G.O.Ü 'de istikrarlı büyümeyi sağlayacak yurtiçi tasarruflar yetersizdir. Burada sermaye akımından yararlanarak istenilen büyüme hedefine ulaşılmasında en önemli unsur, sermaye akımı döneminde uygun yapısal reformların gerçekleştirilmesi ve uygun politikaların uygulanmasıdır. Uluslararası sermaye akımının büyümeye etkisi akımın yatırımları ve/veya tüketimi finanse etmesi ile doğrudan ilişkilidir. Sermaye akımının yöneldiği ve sıkı maliye politikaları ile yapısal reformların uygulandığı ülkelerde, sermaye akımının hızlanması üre timde, artışa yol açmaktadır. Sermaye akımı dışındaki diğer etkenlerin üretimdeki büyümeye etkisi belirsizken, sermaye girişi ekonomide hem arz hem de talep yönüne arttırıcı etkide bulunmaktadır. Özellikle Asya ülkelerinde ekonomik büyüme yüzde 8-10 oranlarına sıçramıştır. Bunun en önemli nedeni sermaye akımının yatırımları ve ihracatı finanse etmesidir. Sermaye akımı üretim ve tüketim artışını kamçılarken bunlara etkisi aynı oranda olmamaktadır. Nitekim sermaye akışı ile birlikte Meksika. İspanya ve Tayland gibi ülkelerde büyüme oranlarında ani artış olmuş, ancak ekonominin talep yönünde tüketim artışı üretim artış hızını geçmiştir. Tüketim artışını yurtiçi üretim karşılayamayınca ithalat artmış ve cari işlemler dengesi hızla açık vermeye başlamıştır. Sermaye akımı ile artan tüketimin ithalat ile karşılanması yurtiçi fiyatlar üzerindeki baskıyı hafifletmiş ve fiyat artışlarını engellemiştir. Sermaye girişinin ekonomide daha çok tüketimi finanse ettiği görülmektedir. GOÜ'de mali serbestleşirle döneminde dış ticaretin serbestisi ile birlikte ekonominin kapalı döneminde biriken ve tatmin olmayan talep ortaya çıkmakta, tüketimde ve tüketim mallan ithalatında bir patlama yaşanmaktadır. Ayrıca finansal serbestleşme sonucunda tüketici kredileri hızla yaygınlaşmaktadır. Bu, tüketim harcamaları üzerindeki gelir kısıtını en azından belli gelir grupları için büyük ölçüde ortadan kaldırarak tüketimi gelirin önüne geçirmektedir. Böylece uluslararası sermaye akimi bankacılık sisteminde tüketici kredilerine dönerek tüketimi körüklemektedir. Ekonominin genel dengesi içinde sermaye akımının tasarruflar ve yatırımlar üzerindeki etkisi ise şöyledir. Uluslararası sermaye akımı çoğaldıkça ülkelerin yurtiçi tasarruf oranları düşmektedir. Ancak az da olsa yurtiçi tasarruf oranlarının arttığı ülkeler de (bazı Asya ülkeleri) bulunmaktadır. Tasarruf oranlarının düştüğü ülkelerde düşüş genellikle özel sektör tasarruflarındaki düşüş kamu sektöründeki tasarruf artışlarını da aşmaktadır. Bu nedenle toplam tasarruflar gerilemektedir. Özel sektör tasarruflarındaki gerileme; ilk dönemlerde ekonomideki büyüme ve onun refah etkisi ile, hisse senedi fiyatlarındaki artısın yeni bir sermaye birikimi ve üst gelir grubu yaratması, ancak bu kesimin marjinal tüketim eğiliminin yüksek olmasından kaynaklanmaktadır. Bazı ülkelerde ise kamu kesimi tasarruf açıkları artmaktadır. Sıkı maliye politikalarının uygulanmaması, popülist politikalar ve kamu açıklarının sermaye akımı ile finansmanı imkanı kamu tasarruflarını azaltmaktadır. Ayrıca finansal serbestleşme ve faiz oranlarının artması gelir dağılımını borçlular ile, alacaklılar arasında borçlular yani şirketler ve devlet aleyhine değiştirmektedir. Şirketler ve devlet genellikle rantiyelerden daha fazla tasarruf yapma eğiliminde olduklarından, gelir dağılımındaki bu bozulma ortalama tasarruf oranını düşürmektedir. Azalan tasarruf ile birlikte sermaye girişine neden olan yüksek reel faiz oranları sermayenin uzun dönemli yatırımlara yönelmesini engellemektedir. Bu nedenle sermaye akımının yatırımlar üzerindeki orta vadedeki etkisi^ yavaşlatma şeklinde olmaktadır. Yüksek faiz oranları, spekülasyon karları ve kar beklentileri ödünç verilebilir girişim gücünün yatırılabilir fonlarını reel yatırımların dışına, finansal aktif yatırımlarına itmektedir. Bu da yatırımları azaltıcı diğer bir etkendir. Bu sanayileşmeyi yavaşlatmakta ve ekonomide makro ekonomik dengeleri bozmaktadır. Ancak çoğu Asya ülkesinde ise sermaye akımları daha çok DSY şeklinde geldiğinden reel ekonomiye yönelmiş ve yatırımlarda sermaye akımı öncesi ortalama döneme göre yaklaşık yüzde 15 artış sağlanmıştır. Bir başka deyişle sermaye akımı ekonomide yatırımları ve reel kesimi finanse etmiştir. Ayrıca bu ülkelerde yatırımlardaki artışa karşı ödemeler dengesi açıkları daha düşük kalmıştır. Bunun önemli bir nedeni biraz önce bahsedildiği gibi yurtiçi tasarruf oranlarının da yükselmesi ve bunların yatırımları yönlendirilmesidir. Ancak yatırımlardaki artışa karşın yurtiçi tasarrufların düşmesi ve giderek ödemeler dengesi açıklarının artması ve bunun kısa vadeli sermaye girişleri ile finanse edilmesi durumu daha tehlikeli makro ekonomik dengesizliklere yol açmaktadır. 2.2. Ödemeler Dengesi Sermaye akımlarının ödemeler dengesi üzerindeki etkilerinin incelendiği ülkelerde döviz kurları finansal serbestleşme ile piyasa koşullarında belirlenmektedir.Bunun ödemeler dengesi üzerinde etkisi olumludur. Ancak daha sonra cari işlemler dengesi açıklan hızla artmakta ve sermaye akımları ile kapatılmakladır. Sermaye hareketlerinin yüksek reel faizler nedeniyle artan oranda ülkeye girişi döviz arzını arttırdığı için ülke paralarının reel olarak yabancı paralar karşısında değer kazanmasına yol açmaktadır. Düşük kur yüksek faiz uygulaması sermaye akımı girişini hızlandırmaktadır. Böylece değişken kur uygulamasının ihracatı özendirip, ithalatı caydırma etkisi beklentisi sermaye akımı ile tersine dönmektedir. Ödemeler dengesi içinde dış ticaret dengesi reel olarak, ülke parasının değer kazanmasıyla özendirilen ithalattaki artış ile giderek açılmaktadır. Ancak ithal malların yatırım malı veya tüketim malı olması da önemlidir. Yatırım malları ithali artıyorsa bir dönem sonra ekonomide arz artacağından bu olumludur. Tüketim mallarındaki artış ise olumsuzdur. Dış ticaret açıklarındaki bu artışa karşın genel olarak ödemeler dengesi büyümeyi kısıtlamamaktadır. Sermaye akımı daha hızlı bir büyümeye olanak verecek düzeyde olmaktadır. Döviz girişlerinin büyük bölümü sermaye akımı olarak girmekte, bu akım hızla büyüyen cari işlemler açığını kapattığı gibi uluslararası rezervlerde de önemli artışlara yol açmaktadır. Görüldüğü gibi döviz ihracat gelirleri ile değil, sermaye girişleri ile sağlanmaktadır. Daha da önemlisi sermaye akımının önemli bir bölümü, kısa dönemli getiri farklarının ve sermaye kazancı olanaklarının yol açtığı spekülatif nitelikteki hareketlerdir. Gelişmekte olan ülkelerdeki faiz oranlarının yükselmesi, öte yandan izlenen kur politikaları nedeniyle ülke paralarının değer kaybının faiz oranlarının hayli altında kalması kısa dönemli sermaye girişlerinin sürmesine neden olmaktadır. Ancak ihracat ve yatırımların yetersizliği ve sermaye girişlerinin niteliği göz önüne alındığında ülkeler bir dönem sonra ödemeler dengesi sorunuyla karşı karşıya gelmektedir. Buna karşın sermaye girişi büyük ölçüde ihracat potansiyeli olan yatırımları finanse ederse, yukarıda bahsedilen sorunun ortaya çıkma olasılığı azalacaktır. Oysa gelişmekte olan ülkelerde hatta gelişmiş ülkelerde bile özel kesim finansman dengesi bozuk olabilmekte ve sermaye girişleri kolaylıkla tüketime veya döviz yaratma potansiyeli olmayan yatırımlara yönelebilmektedir. Bu nedenle sermaye akımımın döviz kazandırıcı yatırımlara yönlendirilmesi hayati önem taşımaktadır. Ödemeler dengesi açıklarının sürekli sermaye girişleri ile finanse edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle ödemeler dengesinin tekrar sağlanması için ülke parasının hızla değer kaybetmesi sağlanmakta, iç talep süratle düşürülmektedir. Bu da ekonomik büyümeyi yavaşlatmakta hatta durdurmaktadır. 2.3. Kamu Kesimi Dengesi Sermaye akımları ile birlikte uygulanan maliye politikaları son derece önem taşımaktadır. Sermaye akımından beklenen faydanın elde edilmesi için sıkı maliye politikalarının uygulanması zorunludur. Gelişmekte olan ülkelerde kamu kesimi açıkları sermaye akımının ilk döneminde önemli harcama kısıtlamaları ve özelleştirme vb. gibi ilave gelirler ile kapatılmakta ancak sonrasında yükselen faizler ile iç borçlanmanın yükü artmaktadır. Kamu kesimi finansman dengesindeki iyileşmenin sağlanması oldukça zor olmakta ve zaman almaktadır. Kamu dengesindeki iyileşmenin yükü genellikle faiz ödemeleri dışında kalan harcamalara, özellikle yatırımlara ve sosyal harcamalara binmekte bu harcamalarda kısıntı yapılmaktadır. Hükümetler vergi gelirleri yaratmada döviz girdisi sağlamadaki kadar başarılı olamamaktadır. Kamu gelirlerindeki tek önemli artış özelleştirmeden kaynaklanmaktadır. Ancak mevcut kamu finansman dengesini uzun süre devam ettirmek ve aynı zamanda büyümeyi sağlamak pek olası görünmemektedir. Kamu alt yapı yatırımlarını arttırmadan özel kesim yatırımlarının artması mümkün değildir. Ayrıca, devletin sosyal harcamalarda uzun süre kısıntı yapması mümkün değildir. Kamu dengesiyle ilgili ikinci hassas nokta iç borçlardır. İç borç sorunu bir ölçüde dış borç sorununa bağlı olarak çıkmış, devlet içeride borçlanarak dış borç ödemek zorunda kalmıştır. Kamu dengesindeki bozukluk devam ederken kamu açıklarının finansmanında Merkez Bankasından piyasalara kayılması, nakit yerine tahvil basılmaya başlanması borç sorununu getirmiştir. Kısa vadeli sermaye girişleri kamu kesiminin borç sorununu daha da ciddi hale getirmektedir. Döviz bolluğunda kurda bir değer artışına yol açmasını engellemek iyin Merkez Bankaları bu fazlaları satın almak zorunda kalmakta, bunun para arzında sağladığı art |