Dewforum.İNFO  

Geri git   Dewforum.İNFO > Siyaset > Siyaset Bilimi

Bedava üye ol - Şifremi Unuttum


Siyaset Bilimi Siyasi ideolojiler, siyasi doktrinler, siyasi örgütlenmeler, siyasi hareketler, siyasi oluşumlar - Siyaset Bilimi - Siyasetin özü hakkında her tür bilimsel konuyu tartışma ortamı

 
 
Görüntüleme: 33 - Cevaplar: 2  
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 05-06-2008, 12:04 AM   #1 (permalink)
Yeni Üye

xgökanx Şuan Çevrimdışı
Kayıt Tarihi: Apr 2007
Mesajlar: 150
Rep Gücü: 2 Rep Puanı: 2 Rep Derecesi: xgökanx will become famous soon enough
Standart Kibris Sorunu: Annan Plani Ve Muhtemel Senaryolar




Zira, Kopenhag Zirvesi'nde alınan kararlara göre 'Kıbrıs' AB'ye üye olmaya davet edildi. 'Kıbrıs'ın üyeliğinin her halükârda sonuçlandırılacağı ve 2004 yılı Mayıs ayı itibariyle 'Kıbrıs'ın tam üye yapılacağı AB yetkilileri tarafından sürekli olarak dile getiriliyor. Bu arada Kıbrıs Rum tarafında yapılan devlet başkanlığı seçimleri adeta Annan planı ile ilgili olarak bir referandum mahiyetinde gerçekleşti ve planı reddetme sloganıyla hareket eden eski EOKA'cı Thasos Papadopulos seçimleri hem de ilk raundda kazandı. Bütün bunlar Kıbrıs meselesinin yakın ve orta vadedeki geleceği açısından neler ifade ediyor? Kıbrıs'ta bu şartlarda bir antlaşma yapılması mümkün müdür? Yoksa Kıbrıs Rumları 'Kıbrıs Cumhuriyeti' adıyla ve tek yanlı olarak ama belki de Ada'nın tamamını temsilen AB'ye girecekler midir? O zaman Türkiye neler yapabilir veya yapmalıdır? Cevabı pek kolay olmayan bu sorulara geçmeden evvel Kıbrıs meselesinde bugüne kadar tarafların hangi ilkeler etrafında bir çözüm projesi geliştirdikleri ve üçüncü ülkelerin çabalarının çözüme ne kadar katkıda bulunduğunu ele almak gerekir. Ayrıca, Annan planının detaylarını belirli oranlarda da olsa incelemek yararlı olacaktır; zira, en azından geçtiğimiz bir kaç ayın olduğu gibi, önümüzdeki haftaların tartışmaları da hep Kıbrıs etrafında şekillenecek gibi görünüyor. Kısa Tarihçe 1571 yılında Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethedilen Kıbrıs Adası 1878 yılına kadar Osmanlı idaresinde kaldı. Aynı yıl 1877-78 savaşında Rusya'ya yenilen ve bu savaşta İngiltere'den beklediği yardımı yeterince alamayan Osmanlı, kendisini yalnız ve zorda hissederken İngiltere'den gelen bir teklifi değerlendirmek durumunda kaldı. Buna göre Osmanlı, Rusya'ya karşı mücadelesinde İngiltere'yi yanında bulmak istiyorsa, o zaman doksan dokuz yıllığına Kıbrıs Adası'nı İngiltere'ye vermeliydi. Aslında İngiltere'nin Rusya'ya karşı Osmanlı'yı desteklemesi 1877-78 savaşını kapsamıyor ve daha sonraki yıllarda olması muhtemel Rus hücumlarına karşı söz konusu oluyordu; ancak, kendisini fevkalade zor durumda hisseden Osmanlı hükümetinin bu aşamada başka bir seçeneği de görünmüyordu. 1878'de başlayan İngiltere yönetimi Ada'yı, Osmanlı'dan tam anlamıyla koparmıyordu; zira Kıbrıs şeklen de olsa hala Osmanlı egemenliğinde farz ediliyordu. Bu şekilde İngiliz yönetiminde kalan Kıbrıs, 1914 senesinde Osmanlı hükümeti, İngiltere'nin de içinde bulunduğu ülkeler grubuna karşı savaş ilan edince, İngilizler Kıbrıs'ı doğrudan ilhak etti ve bu ilhak kararı 1923 yılında imzalanan Lozan antlaşması ile yeni Türkiye Cumhuriyeti tarafından da tanındı. Kıbrıs Adası, 1950'lerde Rumların 'enosis' düsturuyla İngiltere'ye karşı başlattıkları gerilla mücadelesine kadar İngiltere'nin doğrudan yönetiminde kaldı. Rumların başlattığı 'enosis' mücadelesi giderek kanlı bir vaziyet almaya başladı ve sonuçta İngiltere Kıbrıs'tan ancak özel şartlarda çekileceğinin işaretlerini vermeye başladı. Bu şartlarda Türkiye, hem Kıbrıs Türk toplumunu korumak hem de Ada'nın Yunanistan'a bağlanmasına mani olmak üzere harekete geçti. Aslında İngiltere de Türkiye'nin Kıbrıs konusundaki haklarının farkındaydı. Türkiye, Kıbrıs'ın eski sahibiydi ve İngiltere, Ada'yı Türkiye'den almıştı. Sonuçta İngiltere'nin de teşvikleriyle Türkiye, Kıbrıs meselesine müdahil hale geldi ve 1960 yılında Türkiye-Yunanistan ve İngiltere arasında bir dizi antlaşma imzalanarak bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Ancak bu yeni devlet kelimenin tam anlamıyla bağımsız olarak uluslararası sisteme katılmıyordu; zira, garantör ülkeler olarak bilinen Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından egemenliği belli oranlarda sınırlandırılmıştı. Kıbrıs meselesi 1960 koşullarında tatlıya bağlanmıştı. Aslında başka bir çare de yoktu; çünkü Kıbrıs meselesi NATO içerisinde müttefik olan ve 1950'lerin ikinci yarısında yani soğuk savaşın çok özel şartlarında birbirlerine fevkalade ihtiyaç duyan Türkiye ve Yunanistan'ı birbirlerinden uzaklaştırmamak ve NATO disiplinini bozmamak durumundaydı. Bu yönüyle NATO içerisinde bir çatlak oluşumuna izin verilmemeliydi. Ayrıca Türkiye ve Yunanistan arasında belirli bir denge oluşturan ve bu denge sayesinde uyumlu ve dostane ilişkiler kurulmasının önünü açan Lozan dengesinin de Kıbrıs Adası'na yansıtılması gerekiyordu. Kısacası Türkiye ile Yunanistan arasındaki Lozan dengesi Kıbrıs'ta taraflardan biri lehine tamamen ortadan kaldırılmamalıydı. Ayrıca, Ada'nın eski sahibi olan Türkiye açısından Kıbrıs, fevkalade büyük bir stratejik öneme sahipti ve Ankara hükümeti bunun böyle olduğunu İkinci Dünya Savaşı sırasında çok iyi anlamıştı. Zira, bu savaşta Türkiye'nin o zamanki müttefiki olan Yunanistan, Almanya tarafından işgal edilince, Ankara, Ege denizini hemen hemen hiç kullanamamıştı ve tek ikmal yolu olarak İngiltere'nin elindeki Kıbrıs Adası kalmıştı. 1960 antlaşmaları sadece Türk-Yunan dengesini Ada'ya yansıtmakla kalmamış; aynı zamanda, Kıbrıs'ta yaşayan Türk ve Rum toplumları arasında da bir denge oluşturmuştu. Ancak bütün bu dengeler, 1963 yılında Rum tarafının silaha sarılması ve devlet düzenini silah kullanmak suretiyle yıkması sonucu tamamen ortadan kaldırıldı. Türkler yönetimden silah zoruyla uzaklaştırıldı. Bu arada Türk halkı, bir yandan yeniden tesis edilen EOKA-B terör örgütü ve diğer taraftan da tamamen Rumların kontrolüne geçen resmi yönetimin unsurları tarafından katliamlara tabi tutuldular. Sonuçta on bir yıl boyunca (1963-1974) tam bir etnik temizliğe maruz kalan Türk toplumu, 1974 yılında Rumların bir darbe ile Makarios'u devirmeleri üzerine, 1960 antlaşmalarının kendisine tanıdığı yetkiye dayanarak harekete geçen Türkiye'nin Ada'ya çıkması sonucu rahat bir nefes aldı. Bu tarihten sonra Kıbrıs'ta Türklerle Rumlar artık bir arada değil; yan yana yaşamak durumunda kalacaklardı. Türk tarafı Ada'nın yaklaşık üçte birini kontrol ediyordu. Bu topraklarda önce kendi 'federe' yönetimini sonra da 1983 yılında bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni kurdu. Ancak federal bir çözüme de karşı olmadı; tam tersine federasyon görüşmelerini sürdürdü. O günlerde Rum tarafı da prensip olarak 'federasyon' kavramına karşı çıkmıyordu; fakat, iki taraf arasında federasyonun tanımı ve işleyişine dair büyük görüş ayrılıkları olduğu hemen başlangıçtan itibaren ortaya çıkmıştı. Tarafların Karşılıklı Tezleri ve Amaçları 1974'den itibaren yapılan federasyon görüşmelerinde Türk tarafı daha çok gevşek federasyon diye adlandırılabilecek bir modelden yana oldu. Buna göre, öncelikle tıpkı 1960 antlaşmalarının öngördüğü gibi, siyasi açıdan birbiriyle eşit olan iki toplumun ve bu toplumların oluşturduğu devletlerin bir araya gelerek bir ortak devlet kurmaları isteniyordu. Siyasi eşitliğe ilaveten, Türk tarafının olmazsa olmazlarının başında iki kesimlilik ve iki toplumluluk geliyordu. Yani her iki toplum da ayrı ayrı kendi bölgelerinde yaşayacaklar ve Rumların kuzeye gelerek yerleşmelerine izin verilmeyecekti. Böylece hem iki kesimlilik hem de iki toplumluluk korunmuş olacaktı. Buna karşılık Rumlar, federasyondan, merkezi hükümetin oldukça güçlü olduğu bir yapıyı anlamaktaydılar. Onlara göre, federe devletlerde çok sınırlı yetkiler bulunmalıydı ve iki kesimlik ile iki toplumluluk olmamalıydı. Zira Rum tarafı, 1974 harekatı ile kuzeyden güneye göç etmiş bulunan Rumların hemen hemen tamamının geri gelerek kuzeye yerleşmelerini istemekteydi. Ayrıca söz konusu göçmen Rumların geride bulundurdukları malların mutlaka kendilerine verilmesini şart koşuyorlardı. Buna karşılık Türk tarafı, önemli sayıda Türkün de güneyden gelerek kuzeye yerleşmek zorunda kaldığını; mal-mülk meselesinin iki taraf yetkilileri arasında bir tür tazminat ve takas sistemiyle çözülmesi gerektiğini söylemekteydiler. Türk tarafına göre, Rumların kitleler halinde kuzeye gelerek yerleşmek istemeleri çatışmaları körükleyecek ve barışın tesisini imkansız hale getirecekti. 1974 çıkarmasının hemen ardından iki tarafın belirlediği bu pozisyonlar daha sonraki yıllarda sürdürülen diplomatik görüşmelerin de temelini oluşturdu. Rum tarafı federasyon görüşmelerine aslında Türkleri bir tür azınlık statüsüne düşürmek gayesiyle gidiyor; buna karşılık Türk tarafı da siyasi eşitlik temeline oturmayan hiç bir anlaşmaya imza atmaya yanaşmıyordu. 1977 ve 1979 yılları arasında önce Denktaş ile Makarios, sonra da Denktaş ile Kyprianu arasında bir federasyon kurulması için 'Üst Düzey' mutabakatlar imzalanmıştı; ancak yıllar içerisinde Rumların pozisyonu daha da sertleşti ve bir çözümü zorlaştırdı. BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar 1984 senesinde tarafların önüne federasyon temelinde bir çözüm önerisi koyduysa da, Denktaş tarafından kabul edilen ve imzalanan bu paket, Rum lider Kyprianu tarafından toptan reddedildi. Daha sonra 1990'ların başında, bu defa BM Genel Sekreteri olan Boutros Boutros-Ghali iki tarafı tatmin edecek bir 'Fikirler Dizisi' oluşturmaya başladı. Yüz paragraftan oluşan Fikirler Dizisi'nin doksan bir paragrafı Denktaş tarafından kabul gördüyse de, Rum tarafı yüz paragrafın yüzüne de itirazlarını sürdürdü. Bu arada Fikirler Dizisi'ne yönelik olarak Rum tarafında muazzam bir muhalefet oluşmaya başlamıştı. Adeta bir ret cephesi oluşturan muhalefetin, seçimlerde devlet başkanlığı adaylığına Klerides soyundu ve ret cephesi olarak seçimleri kazandı. Klerides'in kazanmasıyla birlikte Fikirler Dizisi'ni konuşmanın artık bir anlamı kalmamıştı; zira Klerides bu plana toptan karşıydı. Klerides, Avrupa Birliği üyeliği çerçevesinde bir çözümden yana olduğunu sürekli olarak dile getirmişti. Devlet başkanı olmadan yıllar evvel yazdığı hatıralarında da bu görüşleri vurgulamış bulunan Klerides'e göre, Rum-Yunan milli ülküsü olan, Ada'yı yönetim olarak tamamen ele geçirme düşüncesine en uygun çözüm modeli AB üyeliğinden geçmekteydi. Klerides'e göre AB üyesi olacak olan bir Kıbrıs'ta iki kesimlilik ve iki toplumluluğun sürdürülmesi mümkün değildi; zira, AB müktesebatına göre AB topraklarında herkesin istediği yere yerleşme ve istediği yerde mal-mülk edinme hürriyeti olacaktı. Bu hakların sınırlandırılması ne kadar anlaşmalara bağlansa bile pratikte işlemeyecek ve sonuçta güneye göç etmiş olan Rumların kuzeye gelerek yerleşmelerinin önü açılmış olacaktı. Böyle bir durumda, Türklerin siyasi eşit olmaları da imkansız hale gelirdi; çünkü, Türk nüfus kendi bölgesinde bile çoğunluğu elde edemeyebilirdi. AB ve Kıbrıs Meselesi Klerides'in seçilmesinden sonra bir yandan Yunanistan bir yandan da Klerides, AB'yi Kıbrıs meselesinin içerisine çekmek için hummalı bir gayrete giriştiler. Aslında AB başlangıçta Kıbrıs meselesine bulaşmak niyetinde görünmüyordu. Bu yüzden Rum tarafının 'Kıbrıs Cumhuriyeti' sıfatıyla 1990'ların başında yaptığı üyelik müracaatına pek sıcak bakmamıştı. Ancak Türkiye'nin AB üyeliği konusunda çok istekli bir tutum sergilemesi zaman içerisinde AB'yi Türkiye'den Kıbrıs konusunda tavizler koparılabileceği konusunda ümitlendirdi. Bu arada Doğu Avrupa'daki komünist rejimlerin devrilmesi ve AB ile entegrasyon arzusunu gösteren hükümetlerin iktidara gelmesiyle birlikte, AB tarihindeki en kapsamlı genişleme hamlesine de start verildi. Almanya'nın teşvik ve gayretleriyle başlayan bu yeni ve kapsamlı genişleme dalgası Yunanistan'a AB içerisinde arzu ettiği manivela kabiliyetini vermiş oldu. Atina hükümeti, 'Kıbrıs Cumhuriyeti' adıyla hareket eden Rumların üyelik başvurusu AB tarafından dikkate alınmaz ve 'Kıbrıs', genişlemenin ilk dalgasına dahil edilmezse, o zaman, genişlemenin tamamını veto etme tehditlerini savurmaktaydı. 1991 ve 1992 yıllarında kendi milli meselesi olarak gördüğü Makedonya konusunda AB'nin diğer ülkelerinin hepsiyle ters düşmekten çekinmemiş olan Yunanistan'ın veto tehditleri AB tarafından ciddiye alınmak durumundaydı. Bundan daha da önemlisi, 1990'lı yılların ortalarından itibaren Türkiye'nin bir yandan bu genişleme dalgasına dahil olmak için gösterdiği gayret ve AB ile Gümrük Birliği'ne geçmek için ortaya koyduğu arzu da AB'yi şüphesiz cesaretlendirdi. Sonuçta AB, 1995 yılında Türkiye ile Gümrük Birliği'ni imzalarken Rum tarafının üyelik müracaatına da olumlu cevap veren bir siyaseti benimsedi. O zamanki Ankara hükümeti Gümrük Birliği üyesi olmayı adeta AB üyesi olmak gibi kamuoyuna yansıttığı için AB'ye karşı yeterli direnişi gösteremedi. Öte yandan AB de Türkiye'ye bir şeyler verirken (Gümrük Birliği'nin Türkiye'ye verilen bir şey olup olmadığı ayrı bir tartışmadır) Rum kesimine de başka bir şeyler verme siyasetine kaymıştı ve bu tarihten itibaren Türkiye, AB üyeliği konusunu adeta bir saplantı haline getirdikçe, AB de bu siyasetine sıkı sıkıya yapıştı. AB'nin meseleye bu şekilde müdahil hale gelmesi, Kıbrıs'ta o güne kadar tartışılan konuların üzerinde oturduğu bütün parametreleri de ortadan kaldırdı. O güne kadar iki kesimlilik ve iki toplumluluk prensipleri konusunda epeyce mesafe katedilmişti. Ancak AB'nin devreye girmesiyle birlikte, bu prensiplerin sulandırılmadan uygulanması imkansız hale gelmişti. Öte yandan AB üyesi olan bir Kıbrıs üzerinde, AB üyesi olmayan bir Türkiye'nin garantörlüğünün, 1960 sisteminde olduğu gibi aynen uygulanabilmesi de imkansızdı. Garantörlük aynen kalsa bile, Türkiye AB dışında kaldığı sürece, Ankara'nın, bu garantileri 1960 sisteminde olduğu gibi yorumlaması pek kolay olmayacaktı. İşin daha da garip ve kötü tarafı, Kıbrıs Rumlarının AB başvurusunun AB Komisyonu tarafından Ada'nın tamamı adına kabul edilmiş olmasıydı. Yani Kıbrıs Rum tarafı Türklerin de 'meşru' hükümeti sayılıyordu. Üstelik Ada'da bir çözüme ulaşılıp ulaşılmamasına bakılmaksızın Rumların 'Kıbrıs Cumhuriyeti' sıfatıyla AB'ye üye yapılacaklarında ısrar ediliyordu. Bu şartlarda Rumların Kıbrıs Türk tarafıyla anlaşması için pek fazla bir gerekçe kalmıyordu ve halâ da yok; çünkü, Ada'da bir çözümün olmaması, AB'ye kendilerini götüren ve Helenizmin en önemli aşaması olarak gördükleri projeye Rumlar ve Yunanistan açısından engel değildir. Meseleye bu siyaset açısından bakıldığında, 1995 yılından itibaren Rumların yaptığı en önemli hata, 1997'de S-300 füzelerini sipariş etmek oldu; ancak, bu siparişin yarattığı gerginliğin kendi çıkarlarına olmadığını kısa sürede anladılar. Rumlar ve Yunanistan açısından en önemli konu AB üyeliği olduğuna göre, Türkiye ile ilişkilerde yaşanacak gerginlik AB'yi bu projenin sürdürülmesi konusunda ürkütebilirdi. Nitekim 1997 Aralık ayında Lüksemburg'da toplanan AB zirvesinde Türkiye'nin nihai üyeliğine 'hayır' kararı çıktıktan sonra Türkiye, gerek Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarına karşı izlediği siyasette gerekse Suriye'ye karşı çok daha sert hareket edebileceğini göstermeye başlamıştı. Böyle bir ortamda S-300 füzelerini Ada'ya getirmekte ısrar, Türkiye'nin işine yarayabilirdi ve Rumlar Yunanistan'la birlikte bundan geri adım attılar. Ancak Yunanistan'ın Türkiye'ye karşı izlediği bölgesel siyaset her halükârda gerginlik yaratıyordu ve bu gerginlik siyaseti Abdullah Öcalan'ın yakalanması ile birlikte zirve noktasına ulaşma eğilimi göstermişti. Çünkü Öcalan, Kenya'daki Yunanistan büyükelçisinin evinden çıkarken Türk özel kuvvetleri tarafından yakalanıp, Türkiye'ye getirilmişti. Üstelik, üzerinde de Kıbrıs Rum Kesimi'nden bir gazeteciye ait pasaport vardı. Bu sırada Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan gerginlik fevkalade artınca, Türkiye ile gerginlik siyasetinin mimarı Pangalos ve benzerleri de hükümetten tasfiye edildi. Bu sayede Atina'nın yeni bir taktiksel siyasete geçmesinin önü açılıyordu. Yunanistan'ın yakınlaşma girişimlerine Türkiye de karşılık verince sonuçta Türk-Yunan sorunlarının AB içerisine çekildiği yeni bir döneme girilmiş oldu. Yunanistan'ın bu aşamada ortaya koyduğu yakınlaşma siyaseti tamamen taktiksel karakterdeydi. Çünkü Yunanistan'ın çabası Öcalan hadisesinin hemen ardından oldukça gerginleşmiş olan Türk-Yunan ilişkilerini bir miktar yumuşatmaya ve sonra da Türkiye'yi AB eksenine çekmeye yönelikti. Yunanistan temel konulardaki tezlerinden ve amaçlarından vazgeçmiyor; ancak, bu hedeflere ulaşmayı daha evvelki yıllarda yaptığı gibi Türkiye ile kavgalı ilişkilerle elde etmeye çalışmıyordu. Aslında Öcalan hadisesinde adeta suç üstü konumunda yakalanmış olan Yunanistan'ın başka çaresi de yoktu. Atina hükümeti bu hadise üzerinde uluslararası dünyada büyük prestij kaybına uğramıştı. Gerçi NATO veya AB içerisinde Yunanistan'ın teröre destek vermesinden dolayı bir kınama kararı çıkartılamamıştı; zira Yunanistan bu kuruluşlar içerisinde tam üyeydi. Ancak Yunanistan'ın bölge ülkeleriyle birlikte Türkiye'ye karşı yürüttüğü PKK kartı artık kendisi açısından tehlikeli hale gelmişti. Kaldı ki, 1998 Ekim'inde yani Öcalan'ın yakalanmasından bir kaç evvel Türkiye, muazzam derecede başarılı yürüttüğü bir askeri ve diplomatik kriz sayesinde, PKK konusunda Suriye'yi devre bırakmıştı. Atina, müttefiki Şam'ın Türkiye tarafından hırpalanmasına karşı hiç bir şey yapamamıştı. Şimdi, Öcalan'ın yakalanmasından sonra, eğer aynı kriz ve PKK'ya destek verme politikalarında ısrar edecekse, o zaman Türkiye'nin bütün gücünü kendi başına göğüslemek zorunda kalacağını biliyordu. Böyle bir siyaset sadece kendisi için riskli olmakla kalmayabilir; aynı zamanda sebebiyet vermesi muhtemel olan gerginlikten dolayı Rumların AB yolu da kapanabilirdi. Dolayısıyla Yunanistan bu aşamada bir karar vermek durumundaydı. Ya Türkiye ile kendi başına cebelleşecek ya da Türkiye'yi AB'nin yörüngesine çekecekti. Birincisi artık çok tehlikeli bir hale gelmişti. Üstelik ikinci alternatifte AB yoluyla hedeflere ulaşma ihtimali hiç de azımsanamayacak derecede kuvvetliydi. 1999 Aralık ayında Helsinki'de yapılan AB zirvesinde son şeklini bulan bu yeni dönemin en önemli özelliği Türk-Yunan sorunlarının ve özellikle de Kıbrıs meselesinin, Türkiye'nin AB'ye gireceği ihtimali üzerinden çözülmesini öngörmesiydi. Buna göre Kıbrıs meselesi 2002 Aralık ayından evvel çözülmeli ve Ege sorunları da 2004 sonundan önce Türkiye ve Yunanistan'ın uzlaşacağı bir tahkimname ile Lahey Adalet Divanı'na götürülmeliydi. Bu şartlarda Rumlar açısından en iyi siyaset kendilerini 2002 Aralık ayında AB'ye üye olmaya davet edecek olan Kopenhag zirvesine kadar beklemek yani zaman kazanmak olacaktı. Nitekim onlar da öyle yaptılar. Önce 2000 yılı boyunca sürdürülen dolaylı görüşmelerde, sonra da 2002 senesinde Denktaş'ın girişimleriyle Ada'da yapılan doğrudan müzakerelerde hiç bir öneri getirmeden masada kalmaya çalıştılar. Yaptıkları tek şey Denktaş'ın getirdiği önerilere 'hayır' demekten ibaretti. AB'nin Kıbrıs sorununda taraf olması, Türkiye ve KKTC'nin tezlerini belirli ölçülerde de olsa esnetmesine sebebiyet vermişti. Buna göre daha önceki yıllarda Kıbrıs'ın Türkiye'den önce AB'ye üye olmasının mümkün olamayacağı tezini işleyen Türkiye ve KKTC, 1998 ortalarından itibaren sorun çözüldükten sonra Kıbrıs'ın bazı şartlarla AB'ye üyeliğini kabul edebileceklerinin işaretlerini vermeye başladı. Aslında 1960 antlaşmalarına ve özellikle de Garanti Antlaşması'na göre, Kıbrıs Devleti'nin her hangi bir devlet veya devletlerle kısmen ya da tamamen ekonomik ve siyasi bir bütünleşmeye gitmesi yasaklanmıştı. Aynı antlaşma garantör ülkelere, Kıbrıs Devleti'nin böyle bir bütünleşmeye girişmeye yeltenmesi halinde, bütün güçlerini kullanarak duruma mani olma yetkisini de vermekteydi. 1995'lere gelindiği zaman, vaziyet Türk tarafı açısından oldukça karmaşıktı. Çünkü her şeyden evvel, Ada'da 1960 antlaşmalarına göre varolan bir Kıbrıs Devleti yoktu. Bu devlet 1963 yılında Rumlar tarafından silah zoruyla ortadan kaldırılmıştı. Buna rağmen BM Ada'da kalan ve artık tamamen Rum yönetimine dönüşen yapıyı 'Kıbrıs Cumhuriyeti' olarak tanımaya devam etti ve bu tutum 1974 yılından sonra da sürdürüldü. Bu öyle bir gariplik yaratıyordu ki, BM nazarında KKTC de tamamen Rumların kontrolündeki devletin parçası addediliyordu. Oysa Türk tarafı açısından ortada meşru bir Kıbrıs Cumhuriyeti bulunmuyordu. Rumların kontrol ettiği ve Kıbrıs Cumhuriyeti adını kullanan güneydeki devlet, tamamen gayri meşru bir yapıydı. Öte yandan bu hukuki tartışmalar bir yana bırakılsa ve Ada'da bir Kıbrıs Cumhuriyeti'nin varolduğu kabul edilse bile, o devletin Türkiye'nin üye olmadığı AB'ye üye olmaması gerekiyordu; zira 1960'da imzalanan Garanti Antlaşması böyle hükümler içermekteydi. Ancak AB, söz konusu uluslararası antlaşmaları hiçe sayarak Kıbrıs Rumlarını AB'ye üye yapmaya çalışmaktaydı. Bu şartlarda Türkiye ve KKTC sadece Kıbrıs'ın üye yapıl
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla  
 
önceki Konu | sonraki Konu


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 08:27 AM .


Powered by vBulletin® Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.1.0
Forum program Divx haber youtube

Nokia

Oyun

Program Download Merkezi

Divx-Mp4

Message Boards and Forums Directory

[1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11] [12] [13]

[1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11] [12] [13] [14] [15] [16]