Dewforum.İNFO  


Geri git   Dewforum.İNFO > Kültür - Sanat - Tarih - Biyografi > Düşünce Grubumuza Katılın > Renklerimiz

Bedava üye ol - Şifremi Unuttum


 
 
Görüntüleme: 16 - Cevaplar: 1  
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 12-30-2007, 02:42 AM   #1 (permalink)
Yeni Üye

€N€S Şuan Çevrimdışı
Kayıt Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 287
Rep Gücü: 2 Rep Puanı: 2 Rep Derecesi: €N€S will become famous soon enough
Standart Batı İdeolojisi, Irkçılık ve Ulusal Kimlik Sorunumuz




Çağımız toplumu bugün hâlâ XIX. yüzyıldaki büyük değiş­melerin yarattığı sorunlara cevap arıyor. Bu sorunlar elbette çok yönlüdür. Ne var ki, bunların hepsinin de Batı'da gerçekleşen Sa­nayi Devriminin yarattığı toplumsal çalkantılardan kaynaklandığını ileri sürmek yanlış olmaz. Batı ülkeleri Sanayi Devrimin uluslaşma, özgürleşme ve sınıf kavgalarını yumuşatıcı toplumsal önlemler arama süreciyle birlikte yaşadılar. Ancak bu arayışlar, iktisadî sistemlerinin mantıkî sonucu olan büyük sömürge im­paratorluklarının kurulmasını önleyemedi. XX. yüzyılda ise, iki büyük dünya savaşından sonra, sömürge imparatorlukları tas­fiye oldu ve insanlığın, iktisadî azgelişmişliği yenememiş büyük bir kısmı, yepyeni koşullar içinde kendi kimlikleri üzerinde dü­şünmeye başladılar. Türkiye bu açıdan Batı dünyasından da, eski sömürgeler topluluğundan da farklı bir deneyim yaşadı. XX. yüzyıl başları­na kadar bir «imparatorluk» kadrosu içinde yaşaması, onu Batı sistemine yaklaştırıyordu. Oysa Osmanlı İmparatorluğu, eski tip bir imparatorluktu. Kapitalizmin ürünü olan ve bir «metropol» ile « periferi» den oluşan modern imparatorluklara benzemiyordu. Öte yandan Osmanlı devletinin, giderek iktisadî ve siyasî ba­ğımsızlığını kaybetmesi, onu sömürge ülkelere yaklaştırıyordu. Türklerin uluslaşma sorunu, objektif koşulların yarattığı bu çe­lişkili durum içinde gelişti. Bugün «kimlik sorunumuz» ve dünyadaki yerimizle ilgili değerlerimiz, hâlâ çıkış noktasındaki bu çelişkiden doğan sorunları yenmiş değildir.
Osmanlı devleti iktisadî ve siyasî bağımsızlıkla beraber, kültürel bağımsızlığını da kaybetti. Bu yüzden, kendi kimliğimiz­le ilgili düşünce ve duygularımız, Batı kültürünün yarattığı disiplinler ve ideolojiler ortamında şekillendi. Bugün aydınlarımız arasında uluslaşma sürecimizin açıklanması ile ilgili çalışmalara sık sık rastlıyoruz. Ancak bu çalışma­lar daha çok kendi kaynaklarımızın incelenmesine ve değerlen­dirilmesine dayanıyor.

Irkçılığın İkili Kökeni
Brakisefaller
Bugün ırkçı olarak nitelenebilecek düşünce ve yargıların kökeni çok eskilere gider. Ancak gerçek anlamıyla ırkçı düşünce yapısının doğuşu, paradoksal olarak, Aydınlık çağının eseridir. Gerçekten XVIII. yüzyıl Avrupası, bazı özellikleri itibariyle ırkçılığın gelişmesi açısından çok elverişli bir ortam teşkil ediyor­du. Bunları iki ana grupta toplayabiliriz. Birincisi, doğa bilimle­rinde XVII. yüzyılda gerçekleşen devrimin, XVIII. yüzyılda kendini kabul ettirmesi- ve giderek toplumsal bilimleri de etki­lemeye başlamış olmasıdır. Bu etkileyiş, «natüralizm» aracılığı ile oldu. Gerçekten, seyahatlerle bütün kıtaların ve çeşitli kül­türlerin tanınmaya başlandığı bir dönemde, hayvanlar ve bitkiler ile ilgili sınıflamalar, giderek insanlara da uygulanmaya başlan­mıştır. Bu konuda öncü bilginin, İsveçli natüralist Linne olduğu­nu söyleyebiliriz. Gerçekten Linne, ilk defa 1735'te yayınlanan Doğa Sistemi adlı meşhur kitabında, canlı âlemi sınıflara böldük­ten sonra, insanları da fizikî ve moral özelliklerine göre türlere ayırıyordu. Yazarın Avrupalı, Amerikalı, Asyalı ve Afrikalı in­san olarak nitelediği bu türler, farklı coğrafî ortamların ve kültürlerin ürünü biçiminde sunuluyordu. Linne'ye göre sarı saçlı, mavi gözlü, yaratıcı ve becerikli bir tip olan Avrupalı insan, âdeta XIX. yüzyıl,,tartışmalarına damgasını vuracak olan «ar­yan» tipini müjdeliyordu. Buna karşılık Asyalı insan («asiaticus» ), sari derili, melankolik, acımasız ve cimriydi. Ayrıca, «kanun»la idare edilen Avrupalının aksine, Asyalı sadece «gelenek»le yö­netiliyordu. Dikkat edilirse bu fikirlerde, Montesquieu'nün kısa bir süre sonra meşhur kılacağı başka bir fikrin, «doğulu despo­tizm»in temellerini görüyoruz. Ne var ki, ırk olarak, Osmanlı­lar bu sırada daha çok Avrupalıya yakın kabul edilmektedirler. Linne'nin «tür»leri, Buffon'dan itibaren ırk diye isimlendi­rildiler. Buffon, çeşitli kıtalarda yaşayan insanların pek iyi tanın­madığı bir dönemde, seyahatnamelere dayanarak, ırklarla ilgili gözlemler yaptı.
Thévenot ve Pierre Belon gibi Osmanlı devletini geçmiş Fransızların gözlemlerinden yararlanarak, Türklerin, beyaz, iyi yapılı ve güzel bir ırk olduğunu ileri sürdü. Linne ve Buffon'la başlayan ırklarla ilgili gözlemler, kısa bir süre sonra, bilim çevrelerinde, insanla ilgili daha sağlam fi­zikî kriterlerin aranmasına yol açtı. Bu yolda dikkatler çok geçmeden insanın yüzü ve kafa yapısı üzerinde toplandı ve iki yeni disiplin ortaya çıktı. Bunlardan birincisi, İsviçreli doktor J. C. Lavater'in 1775'te yayınlanan eserinde ifadesini bulan «fizyono­mi» ilmi idi. Buna göre insan karakterini yüz hatlarına göre anlamak mümkündü ve ırklarla fizyonomiler arasında yakın bir ilişki vardı. Lavater, Buffon'un fikirlerine katılarak Türkleri övüyor, fakat onları «en asil Küçük Asya kanı ile, Tatar ırkının maddî ve kaba unsurları karışımı» olarak görüyordu. Daha son­ra, başka bilginleri aktararak, fiziki betimlemeler ve fizyonomi analizleri yapıyordu. İkinci disiplin, aşağı yukarı aynı tarihler­de Pierre Camper'in geliştirdiği, «kafatası bilimi» (craniologie) idi. Camper, diğer fizik özellikleri de gözönünde bulundurmakla beraber, ırk tayininde asıl önemi kafatası yapısına veriyor ve bu konuda ölçüler saptıyordu. Türklerle ilgili olarak da, Buffon'un fikirlerine katılıyor ve bunları tekrarlıyordu. XVIII. yüzyıl so­nunda ise Blumenbach, kafatası özellikleri hakkında yeni tezler ileri sürüyor, kafatasını tiplere ayırıyor ve insanlığı da beş ırk halinde ele alıyordu. Blumenbach'ın XIX. yüzyıl antropolojisini çok meşgul eden sınıflamasına göre, insan ırkları şunlardı :
Kaf­kas ırkı; Moğollar; Habeşler; Amerikalılar; Malaylar. Bu tasnif­te Türkler, çok olumlu olarak görülen –ve Batılı etniği oluşturan— Kafkaslar içinde yer alıyorlardı. XIX. yüzyıl başlarından itibaren, Batılı antropoloji, örgüt­lenme çabalarına girişti. Fakat yüzyılın ilk çeyreği savaş yılla­rıydı ve antropologlar insanın fizik özellikleriyle ilgili bilgileri zenginleştirecek seyahatlerden ve verilerden bir süre yoksun kal­dılar.
Aslında 1800'de doktor ve bilim adamlarının kurduğu «İn­san Gözlemcileri Derneği» antropolojiye bir disiplin getirme amacını taşıyordu. Ne var ki, somut bilgilerde ciddî bir artışın olma­yışı, derneği dönemin politik kavgaları içine itti. Yunan ihtilâli yıllarında, dernek Yunan taraftarlarıyla doldu. Yunan buhranının bitişi ve Avrupa'da bir barış döneminin kurulması, bilimsel seyahatlere yeni bir hız verdi. Yeni dernekler kurulmaya başlandı ve dünyanın dört bir yanından kafatas­ları toplanarak, «müze»ler kuruldu. Artık «kafatası» dönemine girilmişti ve «Ethnica Crania» incelemeleri, antropoloji çalışma­larına egemen oldu. Bu çalışmaların en ilginçlerinden biri, Ame­rikalı antropolog S. G. Morton'un, 1839'da yayımlanan Crania Amencana'sıdır. Morton, insanları, Blumenbach gibi beş ırka ayırıyor ve her ırkı da alt bölümler şeklinde inceliyordu. Ancak, Blumenbach'dan farklı olarak, Türkleri Moğol ırkının bir dalı olarak kabul ediyordu. Bununla beraber Morton, Türklerin epey­ce eski tarihlerde «Çerkez, Gürcü, Rum ve Araplarla karışarak fizikî özelliklerini değiştirdiklerini ve güzel bir halk oldukla­rını» yazıyordu. Crania Americana'yi çeşitli Crania'lar izlediler. Bunlardan, iki İngiliz antropologunun 1865'te yayınladıkları Crania Britannica'da, Britanya adalarının en eski halkları keşfedilmeye çalışılıyordu. Yazar, brakisefal kafalı olduğuna inan­dığı bu halkın, İskandinav etnologlarına göre «Turan» kökenli olduğunu söylüyor ve Kayser'in bu konuda kesin bir kanıya sahip olduğunu ilave ediyordu. Kendisi ise, ayrı bir «töton» kö­keni teorisi geliştiriyordu.
1859'da Paris Antropoloji Derneği'nin kurulması ve bunu, çok geçmeden, diğer ülkelerdeki Dernek'lerin izlemesi, antropo­loji çalışmalarına yeni bir hız kazandırdı. 1870'lerde eser veren bir bilim adamı, gerek antropoloji ve ırkçılık tarihi bakımından, gerekse yakın tarihimizde tartışılan bazı tezler bakımından son derece önemlidir. Bu bilim adamı, Fransız antropologu G. de Mortillet'dir. Mortillet, kafatası tipleri açısından uygarlık tari­hine eğiliyor ve bu açıdan ilişkiler saptamaya çalışıyordu. Bu yazara göre, insanlık tarihinde ilk büyük devrim olarak kabul edi­lebilecek neolitik devrim, berakisefal kafalı insanların eseriydi. Mortillet'yi işgal eden büyük sorun, insanların tarıma geçtiği, hayvanları ehlileştirdiği, çömlekçiliği başlattığı bu büyük atılımı gerçekleştiren brakisefallerin kimler olduğu ve nereden geldik­leriydi. Yazar, ehlileştirilmiş hayvanların mukayeseli tarihini in­celeyerek, bunların Kafkasya'dan, Kazey Batı İran yaylalarından ve Hazar kıyılarından geldiği sonucuna vardı. Mortillet çalışmalarını yaptığı yıllarda,. Macar asıllı başka bir âlim de ilk göçler ve ilk uygarlıklar üzerinde dikkatini topla­mıştı. Gerçekten Ujfalvy, asıl önceliği kafatası özelliklerine ver­mekle beraber, karşılaştırmalı dil çalışmalarından da esinlenerek yeni bir görüş ortaya atmıştı. Orta Asya seyahatlarıyla toplanan kafatasları üzerindeki incelemelerinin sonucu olarak, Ujfalvy şunları söylüyordu : Dünyada ilk göçler, Orta Asyalı ırklar ve «özellikle onların Moğol ve Turan kolları tarafından başlatıldı». Bunlar Germen, hattâ Keltlerden önce Avrupa'ya yerleşerek Av­rupa'nın ilk halkını oluşturdular.
Çağdaş filologlara dayanarak eski Mezopotamya dilleri ile Turan dilleri arasındaki benzerliklere dikkati çeken Ujfalvy, Vambéry'nin bulgularını da değerlendire­rek, «aryan»ların beşiğini bulmaya çalıştı. Hiç kuşkusuz, bu fi­kirler daha çok varsayımlar halindeydi ve tüm antropologların ona­yını sağlamıyordu. Bununla beraber bu dönem antropolojisine «kafatası bilimi» egemendi ve bu tezler hararetle tartışılıyordu. Bu tartışma içinde, İsviçreli antropolog Eugène Pittard'ın fikir­leri, Türkler için özel bir önem taşıyordu. Mortillet ve Ujfalvy gibi, Pittard da brakisefallere büyük bir önem veriyor ve neolitik devrimin brakisefallerin eseri oldu­ğuna inanıyordu. E. Pittard, Balkanlar'da ve Anadolu'da yapı­lan kazılarda elde edilen kafatasları ile ilgili bulguları, Asya'daki bulgularla karşılaştırıyordu. 1911'de Balkan Türklerini incele­yen Pittard, onların brakisefalle dolikosefal arası bir kafatası biçimi olan mezatisefal oldukları sonucuna vardı. Oysa Asya Türkleri ile ilgili incelemeler, onların brakisefal olduklarını or­taya koyuyordu. Bunun dışında, Pittard, en eski zamanlarda «ön Asya'da bir yerde» yaşamış olan, açık tenli, mavi gözlü bir halkın varlığını ileri sürerek, bunların kim olduğunu soruyordu. E. Pittard, dikkatli ve titiz bir araştırıcıydı. Devamlı ihtiyatlı ifadeler kullandı ve kesin hükümlerden kaçındı. Kafatası çalışmaları, onda Türklere karşı büyük bir ilgi uyandırmıştı. Bu ilgiye yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti'ni de ortak etmek istedi. Gerçekten 1924 tarihini taşıyan eserinde şu satırları oku­yoruz : «Kurulmakta olan Yeni Türkiye'nin, etnik unsurlarının böyle bir analizine ilgi duyacağı ümit edilir». Biliniyor ki, yeni Türkiye 1930'larda bu yönde bir ilgi duydu. Hem de kuvvetle duydu. Fakat şimdilik bu ilginin biçimini ve tartışmasını ileriye bırakarak, Batı'da ırkçılığın ikinci gelişme çizgisine eğilelim..
Aryanlar
Doğa bilimlerine paralel olarak gelişen ırkçı yaklaşımın dı­şında, XVIII. yüzyıl Avrupasını daha da önemli başka bir sorun işgal ediyordu. Bu da oluşmakta olan ulusların «kimlik» sorunu ve daha genel planda da Batı'nın «uygarlık» sorunu idi. Gerçek­ten XVIII. yüzyılda, bir yandan gelişen kapitalizm ve ulusal akımlar Avrupa'da halkların kökeni ile ilgili tartışmalara yol açıyor; öte yandan da «Batı» kavramı üstün bir değer kazana­rak, uygarlık sorununa karşılaştırmalı bir biçimde yaklaşılıyordu. Aydınlık çağı, üstünlüğünü açıkça ortaya koyan «Batı uy­garlığı»nı Greko-Romen uygarlığa' bağlıyordu. Fakat kültürel planda bir sorun yaratmayan bu bağlantı, sosyal ve etnik planda nasıl gerçekleşmişti? Bu konuda Batılı düşünürler «barbar fetih­leri» üzerinde düşünmeye başladılar.
Gerçekten, IV. ve V. yüz­yıllarda kuzey ormanlarından inen Germen kavimleri, Roma İmparatorluğunu yıkmış ve Avrupa'ya egemen olmuştu. Ne var ki, Germenler Hristiyan olduktan sonra, eski ve yeni halklar ara­sında bir düşmanlık kalmamış ve Kilise kanalı ile Roma kültürü yeniden egemen olmaya başlamıştı. Ancak, XVIII. yüzyılın sos­yolojik gelişme düzeyi ve fikrî arayışları ortamında, sorunu tek­rar ele alan düşünürler, yeni bir durumla karşı karşıya oldukla­rını hemen farkettiler. XVIII. yüzyıl, en klâsik biçimini Fran­sa'da bulduğu gibi, toplumun tüm katmanlarının aristokratik ay­rıcalıklara karşı birleştiği bir dönemdi. Oysa Avrupa tarihini et­nik açıdan ele alan yazarlar, Aristokrasi - Tiérs Etat kavgasının aslında fetihçi kavimlerle (Germenler) eski halklar (Gallo-Ro­menler, Keltler, vs.) arasındaki bir kavga olduğu kanısına var­dılar. Böylece Ortaçağda unutulduğu sanılan bir kavga, yepyeni kavramlarla ve yepyeni boyutlar içinde tartışılmaya başlandı. XVIII. yüzyılda Frank kökenli aristokrasiye büyük bir sempati duyan Boulainvilliers'nin başlattığı bu tartışma, asıl teorisyenlerini XIX. yüzyılda F. Guizot ve A. Thierry gibi tarihçilerde buldu. Tarih araştırmalarına büyük bir hız kazandıran bu tarih­çiler, Fransa ihtilâlinde ortaya çıkan büyük kapışmayı, aslında fetihler sırasındaki kapışmanın tekrarı olarak görüyorlardı. Bun­lara göre Fransa ihtilâli, eski halkların, yani Gallo-Romenlerin, fetihçi aristokrasi Franklara karşı bir intikamıydı. Ancak yeni . girilen ulusal dönemde, bu çelişki nasıl çözülecekti ve nasıl bir senteze varılacaktı? Bu yönde iki gelişme oldu. Birinci görüş, Fransız tarihçilerinin çağdaşları olan Marx ve Engels tarafından geliştirildi.
Tarihi maddeciliğin kurucuları, Fransız yazarların et­nik yönünü vurguladıkları kavganın sınıfsal yönüne ağırlık ver­diler. Buna göre, son derece şematik bir şekilde, Franklar aris­tokrasiyi, eski halklar ise burjuvaziyi ve onun müttefiki olan di­ğer sınıfları teşkil ediyorlardı. Sorunun bu biçimde sunulması, ırk ve etni kaygılarını ikinci plana itiyor ve analiz yöntemini tamamen değiştiriyordu. Bu analiz çerçevesinde, «üretim ilişki­leri» ve «üretim güçleri» gibi yeni kavramlar geliştirilerek, ikti­sadi alt-yapıya öncelik verildi. İkinci gelişme çizgisi, sentezi yeni bir sosyal düzende değil, fetihçi kavimlerle eski halkların ortak ataları olan çok eski bir etnik grupta arıyordu. Bu arayış, başka bir yönden de üstün Batı uygarlığına saf bir etnik temel bulma çabasıydı. Ne var ki, Avrupa'daki etnik karışım gözönünde bu­lundurulursa, böyle bir yaklaşımın pratik güçlükleri ortadaydı. Bununla beraber, bu güçlükler, bu konudaki gelişimleri engelleyemedi. Batı'nın etnik temelini teşkil eden «saf bir ırk» teorisi en çok Almanya'da kabul buldu. Bunun, Almanya'nın o zamanki sosyopolitik açıdan özel koşullarıyla ilgisi olsa gerektir. Daha XIX. yüzyılın başlarında, J. G. Fichte, «Alman Ulusuna Söylev»inde, Almanların «ırk saflığını» en çok korumuş ulus oldu­ğunu ileri sürüyor ve Alman karakterinin erdemlerini sayıyordu. Bu düşünce XIX. yüzyıl ortalarında büyük mesafeler ka­zandı : Germen aşiret şefleri ilâhlaştırıldı; Arminius'ün anısına abideler dikildi, Siegfried'in Niebelungen'e zaferi üzerine şar­kılar, operalar bestelendi. Aynı tarihlerde bir Fransız diplomat ve edebiyatçısı «Irkların Eşitsizliği Üzerine Deneme»sinde, beyaz ırkın en asil kolu olan Aryanları övüyor ve bunların kökenini arıyordu. Gobineau, eserlerinin edebi niteliği dolayısıyla çok yaygın bir kitleye ulaşmış ve «ırkçılığın babası» sayılmıştır. Oysa aslında ırkçılık bilim adamları tarafından geliştiriliyordu. Gobi­neau gibi yazarlar, bu gibi fikirlerin yayılmasına hizmet etmişler­di. Ayrıca belirtelim ki, Gobineau kendine özgü ve üstün ırkın geleceği açısından kötümser yorumlar getirmiştir. Bununla be­raber, çok popüler olmuş ve Fransız olmasına rağmen, eserleri en çok Almanya'da okunmuştur. Gobineau'nun «aryan» teorisinin XIX. yüzyıl sonlarında «pangermen» doktrini adı altında nasıl yaygınlaştığını ve bu teorinin desteğiyle, junkerlerin ve bankerlerin nasıl dünyayı paylaşmaya kalktıklarını anlatmak, konumuz içinde bulunmuyor.
Ne var ki, Birinci Dünya Savaşı'nda bu fikirler yenilmekle bera­ber, çok geçmeden Nazi doktrini olarak çok daha kaba bir bi­çimde yeniden iktidara gelmişlerdir. Nazizm konusuna ilerde tek­rar döneceğim. Şimdi aryan ırkçılığının «bilimsel» temelleri üze­rinde bazı bilgiler vermek istiyorum. İnsanların fizikî özelliklerinden (kafatası, renk, vs.) hareket eden ırkçılık, nasıl bilime dayanma iddiasında idiyse, Batı halklarının kökenini arayan ırkçılık da bilimsel bir taban aramıştır. Tarih araştırmalarının böyle bir öncü ırkı ortaya koyamaması, ilgi sahasını dilbilim çalışmalarına yöneltmiştir. Daha XVIII. yüzyılın sonlarında İngiliz filologu W. Jones, Batı dillerini yapı­sal olarak karşılaştırıyor ve bunların kökenini en eski hint dili olan Sanskritçe'de buluyordu. Daha sonra Alman filologu F. Bopp ve başka birçok dilbilgini bu çalışmaları geliştirmiş ve mukayeseli dil çalışmaları «dil grupları»nın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bunlardan Batı uluslarının dilleri «Hint-Avrupa» dil­leri olarak tanımlanmış ve bu sıfat, bazı alt-gruplarla birlikte, Batı uygarlığının kültürel temeli olarak kabul edilmiştir. Bu gru­bun dışında Ural-Altay, semitik vb, gibi başka dil grupları da saptanmış ve bu konularda son derece zengin bir edebiyat ortaya çıkmıştır. Ancak bu çalışmalar doğrudan doğruya «üstün bir ırk»ı ortaya koymuyor; sadece bu yönde spekülasyonlara ortam hazırlıyordu. Irkçı gözlemler, bilimsel verilerin yokluğunda, efsaneler ve destanlarla beslenmiş ve «aryan fantazmı» böylece ortaya çıkmıştır. Şimdi bu yarı-bilimsel, fakat daha çok ideolojik gelişmenin, Türkleri nasıl gördüğünü saptamaya çalışalım. Üstün ırk sayılan «aryan»larla ilgili çalışmalar iki noktada toplanıyordu. Bu «ırk»ın ilk yurdu neresiydi? Ve karşılaştırmalı dilbiliminin verilerine göre nasıl gelişmiş ve kollara ayrılmıştı? Gobineau, aryanların ilk beşiği olarak Orta Asya'yı, Hazar Denizi ile Altay dağları ara­sındaki bölgeyi ve «Turan»ı işaret ediyordu. Ancak şunu da hatırlatıyordu: «Turan denilen ülkede, en eski çağlarda, sanılanın aksine sadece sarı ırktan değil, aryan halklar da oturuyordu». Kısaca Gobbeau Türkleri sarı ırktan sayıyor ve onlarla ilgili fark­lı düzeyde fikirler geliştiriyordu. Gobineau'ya göre, dört yüzyıl içinde Osmanlı Türkleri, devşirme usulü ve köle ticareti yoluyla son derece karışmış ve beyaz ırka özgü bir görünüm kazanmıştı.
Tanınmış İngiliz dilbilimcisi A. H. Sayce, bu konuda deği­şik fikirler ileri sürdü. Mezopotamya uygarlıkları uzmanı olan bu yazar, 1874'te yayımlanan eserinde, dil yapılarından hareket­le Fırat ile Dicle arasında kurulan en eski uygarlığın «Turan» ırkının eseri olduğunu ileri sürüyor, Sümerce ile bu diller ara­sında benzerlikler buluyor ve giderek Avrupa'da en eski halkın Turan'lar olabileceği tezini ortaya atıyordu. Başka birçok filolog tarafından da paylaşılan Sayce'ın bu tezi, karşılaştırmalı dil­bilim çalışmalarının ırkçılık açısından çıkmazını gözler önüne sermektedir. Çünkü dil araştırmaları, uygarlık tarihine, uygarlık tarihi ise Sümerlere götürüyordu. Oysa Sümer dili Hint-Avrupa dil grubundan değildi ve sonuç olarak Sümerlerin de aryan olmaları söz konusu olamazdı. Bu durum ırkçı ideolojinin geli­şimini önlemedi. Sadece onu ciddi araştırmalardan daha da uzak­laştırdı. Almanya'da Nazi doktrini halinde ortaya çıktığı zaman, tam bir hezeyan halini almıştı. Bu makale çerçevesinde Nazi ideolojisini bütün yönleriyle anlatmak elbette söz konusu değildir. Fakat onun, Türkleri yakından ilgilendiren iki özelliğine dikkati çekeceğim. Bunlardan birincisi, Nazizmin sadece Almanya adına geliştirilmiş bir dok­trin olmayıp, tüm Batı adına geliştirilmiş bir ideolojisi olmasıdır. Gerçekten Nazizme göre, Batı uygarlığı ırk temeline dayanıla­rak yüceltiliyor ve Almanlar da bu ırkın en saf kolunu teşkil ediyordu. Diğer Batılı uluslar, aryan ırkının karışmış ve bozul­muş dalları idiler. Daha önce de belirttiğim gibi, aryan teorisinin gelişmesinde Almanlar kadar Alman olmayan yazarlar da rol oynamış, hattâ İngiliz asıllı H. S. Chamberlain gibi, ırkçı fikir­leri yüzünden Almanlığı seçen yazarlar da çıkmıştır. Fransa'da da ırkçılığın kurucusu G. Vacher de Lapouge, «aryan» ırkını övmüştür. Kısacası Nazi rejimine temel teşkil eden fikirler Av­rupa'da doğmuş, Avrupa'da yayılmış ve ancak birtakım özgül nedenlerle Almanya'da iktidara gelmiştir. Nazizmin ikinci özelliği, bu söylediklerimizin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır ve şöyle özetlenebilir : Irk temeline dayanan Batı uygarlığı bir yandan Yahudilerin, öte yandan da Bolşeviz­min tehdidi altındadır ve bu tehlikelerin bertaraf edilmeleri ge­rekir. Nazizmin Yahudilere karşı tutumu ve bunun trajik so­nuçları herkes tarafından biliniyor. Bu konuda bizim söyleyebi­leceğimiz yeni birşey yoktur. Buna karşılık Nazilerin, Bolşevik düşmanlığını ırkçı temellere dayandırması ve meşrulaştırması, üzerinde fazla durulmamış bir konudur. Aslında Sovyetler Bir­liği gerek enternasyonalist felsefesi, gerek sosyal sistemi itibariy­le, Nazilerin dünya egemenliği özlemine büyük bir engel teşkil ediyordu. Fakat Naziler Rus halkını, komünist olmaktan önce, karışmış ve melezleşmiş bir ırk olmakla; daha açık bir ifadeyle Moğol, Tatar ve Türk kanı taşımakla suçlamışlardır. Öyle görü­nüyor ki, onlar için böyle bir mantık sistemi daha tutarlı ve daha ikna edici idi. Nazizmin bir numaralı teorisyeni A. Rosen­berg, 1930'da yayımlanan temel eserinde, Bolşevizmi «Moğolla­rın Kuzey kültürüne isyanı ve step özlemi» olarak tanımlıyor ve Lenin'i bir komünist lider olmaktan önce, bir «Tatar-Kalmuk» bozuntusu olmakla küçültüyordu. Aynı fikirler, daha açık bir biçimde, Nazizmin başka önde gelen bir teorisyeni ve Hitler'in tarım bakanı R. Walter Darré tarafından işlendi. Walter Darré' ye göre, «Bolşevizm, doktrininin temeli itibariyle, Marksizmin Tatar fikirlerine uygulanması, başka bir deyişle göçebeliğin mo­dern bir biçimidir. Amacına varmak için farklı araçlar kullan­makla beraber, Hunların, Macarların, Tatarların, Türklerin Ger­men Avrupasına ebedi hücumlarından hiçbir şekilde farklı de­ğildir». Görüldüğü gibi, Nazi teorisyenleri, Sovyet Rusya'ya ikinci bir «Şark Meselesi» gibi yaklaşmışlar ve «ırk karışımı» kanalıyla da bunu birinci «Şark Meselesi»ne bağlamışlardır. Bu­nunla beraber, Türkiye, yaklaşan savaş açısından sahip olduğu büyük stratejik önem dolayısıyla, sistematik bir kampanya ko­nusu olmamış, hattâ bazı Alman türkologlar Turancılığı övmüş ve Türkiye'de işbirlikçi çevreler yaratmaya çalışmışlardır. Irkçılığın Nazi doktrini biçiminde Almanya'da iktidara gelmesi, dünyayı savaşa sürüklemesi ve işlediği cürümler, ırkçılık tarihinde yeni bir dönemin açılmasına yol açmıştır. O zamana kadar kendisine az çok «bilimsel» bir görüntü vermeye çalışan ırkçılık, bütün iğrençliği ile ortaya çıkmış ve tüm itibarını kaybetmiştir
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla  
 
önceki Konu | sonraki Konu


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:32 AM .


Powered by vBulletin® Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.1.0
Forum program Divx haber youtube

Nokia

Oyun

Program Download Merkezi

Divx-Mp4

Message Boards and Forums Directory

[1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11] [12] [13]

[1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11] [12] [13] [14] [15] [16]