![]() |
|
|
| ||||||
|
Görüntüleme: 54 - Cevaplar: 0
| LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #1 (permalink) |
| Misafir Asi. Şuan Mesajlar: n/a | Kurumsal Yatırımcı Yöneticileri Derneği MENKUL KIYMET YATIRIM FONLARININ İDEAL VERGİLEME SİSTEMİ NASIL OLMALIDIR? YÖNETİCİ ÖZETİ Menkul sermaye gelirlerinin vergilendirilmesinde, bireysel yatırımcıların karakteristik davranış biçimlerinin dikkate alınması, bugün gelişmiş ekonomilerin bile kabul etmek zorunda kaldıkları bir gerçektir. Vergi politikamızın, ülkemizde yeterince gelişmemiş para ve sermaye piyasalarının gelişmesine katkıda bulunacak şekilde oluşturulması, iç tasarruflara önemli ölçüde ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde bir zorunluluk olarak görülmektedir. Vergi politikamız yatırımcı tercihlerinin hızlı bir şekilde piyasalara yansıtıldığı etkin bir para ve sermaye piyasasının oluşmasına katkı sağladığı ölçüde Hazine’nin borçlanma maliyetlerini azaltıcı yönde etki yapacaktır. Menkul sermaye gelirlerinin vergilenmesi bugün en gelişmiş ekonomilerde bile sorun olmaya devam etmektedir. Özellikle açık kambiyo rejimine sahip ülkelerde, teknolojinin sağladığı olanaklardan da yararlanmak suretiyle, menkul sermaye çok kolaylıkla vergi yükünden kaçınabilmekte veya vergi yükünü en aza indirebilmektedir. Bugün OECD bünyesinde yapılan çalışmalar, menkul sermaye gelirlerinin vergilendirilmesindeki zorluğa işaret etmekte ve uygulanabildiği durumlarda kaynakta kesinti (stopaj) yöntemini tasarrufların ülke dışına çıkmasına yol açmayacak en uygun yöntem olarak belirlemektedir. Avrupa Birliği, üye ülkeler arasındaki sermaye hareketlerinden elde edilen gelirin asgari bir stopaj oranı ile vergilenmesini veya sağlanan gelirlerle ilgili olarak üye ülkeler arasında bilgi değişimini alternatifli olarak uygulamak yönünde Birlik politikası oluşturmaktadır. Menkul sermaye gelirlerinin beyan esasına dayalı olarak vergilendirilmesi, mükelleflerin vergiye uyumunun yeterince kontrol edilemediği durumlarda, mükellefler arasında eşitsizlik yaratmaktadır. Vergi kaçırma eylemlerinin vergi idaresince tespit edilebilme olanağının az olduğunun bilincinde olan mükellefler, beyanname vermeyerek, yasalara uyum gösteren mükellefler aleyhine bir rekabet ortamı yaratmaktadır. Zaman içerisinde, bu durumun farkına varan diğer uyumlu mükellefler de uyumsuzluk göstermeye başlamaktadır. Dolayısıyla vergiye uyumsuzluğu teşvik eden bir yapı oluşmaktadır. Sermaye gelirlerinin nihai olarak kaynakta kesinti (stopaj) yoluyla vergilenmesiyle yetinilerek ayrıca beyanname zorunluluğu getirilmemesi, özellikle küçük yatırımcılar bakımından önemli bir kolaylık olarak görülmektedir. Fon katılma belgesi kar paylarının vergi yükünün sadece stopaj yoluyla oluşturulması, vergi yükünün başlangıçta kesin ve net olarak bilinmesini sağlamaktadır. Bu nedenle, özellikle gerçek kişi küçük yatırımcılar ayrıca beyanname suretiyle oluşacak vergi yükünü hesaplama zahmetinden kurtulmakta ve daha hızlı yatırım tercihlerinde bulunabilmektedir. Bugüne kadarki uygulamalar göstermiştir ki beyanname verme mükellefiyeti özellikle küçük bireysel yatırımcılar açısından halen bir külfet olmaya devam etmektedir. Beyanname verme mükellefiyetinin hangi durumlarda başladığının tespitine ilişkin karmaşık mevzuat yapısı hata yapma riskini artırmaktadır. Bireysel yatırımcı açısından beyanname verme mükellefiyetinin tespitine ilişkin olarak ekte sunulan tablolar incelendiğinde aslında 1999-2002 yıllarında geçerli olan sistemin daha basit ve kolay olduğu görülecektir. Bu nedenle en azından mevcut sisteminin devamının sağlanması, içinde bulunduğumuz ekonomik durum ve günümüz yatırım kararlarına egemen olan belirsizlik faktöründen kaynaklanan risk dikkate alındığında en uygun çözüm olarak değerlendirilmektedir. Aksine bir düzenleme yapılmadığı takdirde 2003 yılından itibaren yatırım fonu gelirlerinin beyanname verme mükellefiyetine alınacak olması yatırım fonlarına olan talebi önemli ölçüde azaltacak bir etki yapacaktır. Yatırım fonları dağınık ve küçük miktardaki tasarrufları para ve sermaye piyasasına organize bir şekilde toplu fon olarak kanalize eden yatırım araçlarıdır. İşlem görme özellikleri itibariyle yatırım fonları her büyüklükteki yatırımcıya tasarruflarını çok çeşitli risk ve getiri bileşiminde yatırıma dönüştürme olanağı sağlamaktadır. Yatırım fonları aslında kendileri doğrudan bir yatırım aracı değil diğer yatırım araçları üzerine inşa edilen bir yatırım aracıdır. Bu nedenle yatırım fonlarını bağımsız bir gelir yaratan kurum olarak düşünmemek gerekir. Bireysel yatırmcıların yatırım fonlarından sağladığı gelirin sadece fon bünyesinde vergilendirilerek, beyanname verme yükümlülüğü dışında tutulması yönündeki mevcut uygulamanın 2003 yılı ve sonrasında da sürdürülmesi, para ve sermaye piyasalarının gelişimine katkıda bulunacağı gibi vergi idaresini gelir kaybına da uğratmayacaktır. Bu görüşümüzün maddi temellerini rakamsal olarak da ortaya koymak mümkündür. 2002 yılı verilerine dayanarak yaptığımız hesaplamalara göre, bireysel yatırımcıların 2002 yılı yatırım fonu gelirleri beyanname kapsamında olsaydı en fazla 92 trilyon lira ek vergi hasılatı sağlanabilecekken, beyanname verme zorunluluğunun getirilmesi nedeniyle oluşacak talep kaybı fon bünyesinde alınan 500 trilyon liralık potansiyel vergi kaybına yol açabilecektir. Açıklanan nedenlerle, gerçek kişi bireysel yatrıımcılar tarafından yatırım fonları katılma belgelerinden elde edilen kar paylarının beyan suretiyle vergileme kapsamı dışında bırakılması yönündeki mevcut ve yerleşik uygulamanın 2003 ve sonrasında da devam edebilmesi için gerekli yasal düzenlemenin yapılmasının uygun olacağı düşünülmektedir. Diğer yandan kur farkından kaynaklanan artışların yatırım fonu kazançlarından yapılan stopaj matrahı dışında bırakılmasına yönelik olarak yapılacak bir düzenlemenin, Hazine’nin yurt içinde döviz cinsinden borçlanmasını kolaylaştırarak, borçlanma maliyetlerini düşürereceği ve alternatif borçlanma kaynaklarının daha verimli bir şekilde kullanılmasını sağlayacağı değerlendirilmektedir. 1) GİRİŞ Bu çalışma, Türk Vergi Mevzuatına göre menkul sermaye gelirlerinin vergileme ve beyan esaslarını özetlemektedir. Bu çerçeve içerisinde menkul kıymet yatırım fonlarının bugünkü ve 2003 yılından itibaren yürürlüğe girecek olan düzenlemeler karşısındaki durumu ele alınmaktadır. Menkul kıymet yatırım fonlarının vergileme ve beyan esasları geçmiş 4 yıllık uygulamanın ışığı altında değerlendirilmekte ve ideal vergileme sistemi hakkında önerilerde bulunulmaktadır. Çalışma 4 ana başlık altında yapılan belirlemelerden oluşmaktadır. İlk olarak 2002 yılı için geçerli olan vergi mevzuatına göre, menkul sermaye iradı ve diğer kazanç ve irat olarak sınıflandırılan ve menkul kıymetler yatırım fonu katılma belgelerinden elde edilen kar paylarının da dahil olduğu menkul sermaye gelirlerinin vergileme ve beyan esasları tam mükellef ve dar mükellef gerçek kişiler ve kurumlar bakımından açıklanmaktadır. İkinci olarak, aksine herhangi bir düzenleme yapılmadığı takdirde menkul sermaye gelirlerinin 2003 yılı ve sonrasında tabi olacağı vergileme ve beyan esasları açıklanmaktadır. Üçüncü başlık altında ise, menkul kıymetler yatırım fonu katılma belgelerinden elde edilen kar paylarının vergileme ve beyan esaslarının değerlendirilmesi yapılmıştır. Son olarak, menkul kıymet yatırım fonlarının vergileme ve beyan esaslarına yönelik önerilerimize yer verilmiştir. 2) 2002 YILI MENKUL SERMAYE GELİRLERİNİN VERGİLENDİRME VE BEYAN ESASLARI 2002 yılı itibariyle geçerli olan vergi mevzuatına göre; Türkiye’de yerleşik sayılan tam mükellefler ile yerleşik sayılmayan dar mükellef gerçek kişi ve kurumların 2002 yılında para ve sermaye piyasalarındaki çeşitli yatırım araçlarından (hisse senedi, yatırım fonu, repo, tahvil, bono, mevduat vd.) elde ettiği faiz, temettü (kar payı) ve alım-satım kazancının vergilendirilme ve beyan esasları ekteki tabloda sunulmuştur. Aşağıda açıklanacağı üzere bu tür gelirlerin vergilendirme ve beyan esaslarında, aksine bir düzenleme yapılmadığı takdirde, 1 Ocak 2003 tarihinden itibaren önemli bazı değişiklikler olacaktır. Bu değişikliklerin sonuçlarına bir sonraki bölümde değinilecektir. Bu başlık altında 2002 yılı gelirleri bakımından geçerli vergilendirme ve beyan esasları ele alınacaktır. İncelenmesinden de görüleceği üzere, yatırım fonlarının da dahil olduğu her türlü yatırım aracından elde edilen gelirler elde eden tam mükellef kurum bünyesinde % 33 oranında kurumlar vergisine tabi tutulmaktadır. Bunun tek istisnasını, tam mükellef kurumların sermayesine iştirak edilmesinden elde edilen kar payları (temettü) oluşturmaktadır. Tam mükellef kurumlardan temettü geliri elde eden tam ve dar mükellef kurumlar bu gelirleri için kurumlar vergisi ödemezler. İştirak kazançları istisnası olarak bilinen bu uygulama mükerrer vergilemeyi önlemek amacıyla getirilmiştir. İştirak kazançları istisnası, Sermaye Piyasası Mevzuatına göre kurulan yatırım ortaklıklarının (menkul kıymetler yatırım ortaklıkları, gayrimenkul yatırım ortaklıkları ve risk sermayesi yatırım ortaklıkları) sermayelerine iştirak etmeleri nedeniyle kurumların elde ettikleri temettü gelirleri (kar payları) ile yatırım fonlarının katılma belgelerine ödenen kar payları (vergi mevzuatında kar payı olarak isimlendirilse de katılma belgesi kar payları aslında bu belgelerin alım-satım kazancını ifade etmektedir) için uygulanmamaktadır. İştirak kazançları istisnasından yararlanan temettü gelirleri tam mükellef kurum hissedarlarına temettü olarak dağıtılmaları durumunda, temettü stopajına da tabi tutulmamaktadır. Dar mükellef kurumlar için de benzeri uygulama geçerlidir. Bununla birlikte, yatırım ortaklıklarından elde edilen temettüler ve yatırım fonu katılma belgesi kar payları gerek tam mükellef gerekse dar mükellef kurumlarda stopaja tabidir. Stopaj uygulaması tam mükellef kurumlarda temettü dağıtımı sırasında yapılmakla birlikte, dar mükellef kurumlarda kar transferine bağlı olmaksızın yapılmaktadır. Yukarıda yer verilen dar mükellef kurumların menkul sermaye gelirlerinin vergileme esasları, Türkiye’de şube şeklinde faaliyet gösteren ve yıllık kurumlar vergisi beyannamesi veren dar mükellef kurumlara ilişkindir. Türkiye’de bir işyeri oluşturmadan menkul sermaye geliri elde eden dar mükellef kurumların vergilemesi farklılık göstermektedir. Bu nitelikteki dar mükellef kurumların elde ettiği menkul sermaye gelirlerinden sadece Türkiye’de gerçekleştirilen her türlü menkul kıymet alım-satım kazançları özel beyanname ile beyan edilmek suretiyle % 33 oranında kurumlar vergisine tabi tutulur. Kurumlar vergisi düşüldükten sonraki kazanç üzerinden ayrıca %16,5 oranında stopaj yapılır (stopaj oranı Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşması hükümlerine göre daha az olabilir). Dar mükellef kurumun yabancı sermaye mevzuatına göre ilgili mercilerden izin almak suretiyle Türkiye’ye bizzat getirmiş olduğu nakdi veya ayni sermaye ile iktisap ettiği menkul kıymetler ve iştirak hisselerinin satışından elde ettiği kazancın hesabında kur farkından doğan kazançlar dikkate alınmaz. Ancak bu uygulamadan yararlanabilmek için, bu mükellefin Türkiye’de elde ettiği kazancın sadece bu suretle getirilen sermaye ile iktisap edilen menkul kıymet veya iştirak hissesi satışından ibaret bulunması gerekmektedir. Türkiye’de devamlı olarak menkul kıymet alım- satımı ile uğraşılması halinde kur farkından doğan kazançlar ticari kazanç sayılarak beyan esasında kurumlar vergisine tabi tutulur. Dar mükellef kurumun Türkiye’de bir işyeri oluşturmadan elde ettiği diğer her türlü menkul sermaye gelirleri beyan edilmez. Bunlardan stopaja tabi olanlar için stopaj nihai vergi olarak kalır, Hazine bonosu ve Devlet tahvilinden elde edilen faiz gelirlerinde olduğu gibi stopaj oranı sıfır olarak uygulananlar ise tamamen vergisiz olarak yabancı yatırımcıya intikal eder. Gerçek kişilerin 2002 yılında elde ettikleri menkul sermaye gelirleri, 4444 sayılı Kanun ile Gelir Vergisi Kanununa eklenen Geçici 56 ncı maddede belirlenen esaslar çerçevesinde vergilenmektedir. Gerçek kişilerin elde ettiği menkul sermaye gelirlerinin vergilendirilme ve beyan esasları kurumlarınkine kıyasla daha karmaşık bir yapı göstermektedir. Bu karmaşık yapının sebeplerini şöyle sıralamak mümkündür. Hazine’nin borçlanma araçlarına olan talebi artırarak borçlanma maliyetini azaltmak için Hazine bonosu ve Devlet tahvillerinden elde edilen faiz gelirleri ile bunların alım-satım kazançlarının önemli bir kısmı vergiden istisna edilmiştir. Diğer yandan, gerçek gelirin vergilenmesi amacıyla, menkul sermaye gelirlerinin enflasyona isabet eden kısmının vergilenmemesi için belirli bir indirim oranı uygulanmaktadır. İndirim oranı, Kasım-Ekim arası Toptan Eşya Fiyatları Endeksinde meydana gelen artışın aynı dönemde Hazine ihalelerinde oluşan ortalama bileşik faiz oranına bölünmesiyle bulunmaktadır. Ayrıca diğer kazanç ve irat olarak nitelendirilen menkul kıymet alım-satım kazançları belirlenirken mükellefler iktisap bedellerini, menkul kıymeti elden çıkardıkları ay hariç elde bulundurulan süre için aylık toptan eşya fiyatları endeksindeki (TEFE) kümülatif artış oranı kadar artırma imkanına sahiptir (iktisap bedeli artırımı enflasyon indirimine alternatif olarak kullanılabilir, aynı anda kullanılamaz). Bunlara ek olarak, menkul kıymet alım-satım kazançlarında 3,5 milyar liralık bir istisna, stopaja tabi menkul sermaye iratlarında ise 6.650.000.000 liralık beyan eşiği uygulanmaktadır. Başka bir ifadeyle, menkul kıymet alım-satım kazancının enflasyon indiriminden sonraki tutarı 3,5 milyar lirayı geçmediği sürece beyanname verilmez, bu tutarı geçen bir gelir elde edildiği durumda ise 3,5 milyar lira mutlak istisna olarak uygulanır. Dolayısıyla her durumda, menkul kıymet alım-satım kazancının 3,5 milyar lirası vergiden istisnadır. Stopaja tabi olmayan menkul sermaye iratları ise tutarı ne olursa olsun beyan edilerek % 22 ila % 49,5 arasında değişen oranlarda vergiye tabi tutulur. Stopaja tabi tutulan menkul sermaye iratlarının ise enflasyon indirimi sonrasındaki safi tutarı 6.650.000.000 lirayı aşmıyorsa beyan edilmemekte, dolayısıyla stopaja ek olarak herhangi bir vergi ödenmemektedir. Ancak bu tutarı aşan bir gelir elde edildiği durumda, menkul sermaye iradının tamamı için beyanname verilmek suretiyle daha önce ödenen stopaja ek olarak vergi verilmektedir. Diğer yandan, gerçek kişilerin şahsi portföylerindeki tasarruflarının yatırımlara dönüştürülmesinden 2002 yılında elde edilen mevduat faizi, repo, menkul kıymet fonları katılma belgesi kar payları ve faizsiz kredi veren kurumlara ödenen kar payları için hiçbir şekilde beyanname verilmemekte, bu gelirler üzerinden yapılan stopajlar nihai vergi yerine geçmektedir. Enflasyon indirimi hisse senetlerinin elden çıkarılmasından sağlanan kazançlar için de uygulanmaktadır. 2002 yılı içinde sona erecek olan uygulamaya göre, 3 aydan daha fazla bir süre elde tutulduktan sonra elden çıkartılan hisse senetlerinden elde edilen alım-satım kazancı vergiden istisnadır. İvazsız surette (veraset veya bağış yoluyla) intikal eden hisse senetleri ve diğer menkul kıymetlerin elden çıkartılmasından doğan kazançlar ise elde bulundurma süresine bağlı olmaksızın gelir vergisinden istisnadır. Aşağıda açıklanacağı üzere, elde bulundurma süresine bağlı istisna uygulaması 2003 yılından itibaren 1 yıldan daha fazla bir süreyle elde bulundurulan hisse senetleri için uygulanacaktır. 2002 yılı içinde yatırım fonları katılma belgelerinden elde edilen kar payları beyan ve vergileme dışındadır. Ancak bu durum yatırım fonu katılma belgelerine ödenen kar paylarının tamamen vergi dışında kaldığı anlamına gelmemektedir. Fon portföyünün % 25’den daha az bir kısmını hisse senetlerinin oluşturduğu “B Tipi” Fon katılma belgeleri kar payları fon bünyesinde nominal gelir üzerinden % 11 oranında stopaja tabidir. Dolayısıyla yatırım fonlarından elde edilen gelirler nominal tutarları üzerinden % 11 oranda vergiye tabidirler. Enflasyon oranının yüksekliğine bağlı olarak yatırım fonlarının reel vergi yükü daha da fazla olmaktadır. Diğer yandan fonların gelirlerinin tamamiyle portföylerindeki menkul kıymetlerin gelirlerinden oluştuğu dikkate alındığında, bu gelirler üzerindeki vergi aynı zamanda fon katılma belgesi sahiplerinin de vergi yükünü oluşturacaktır. Üstelik bu gelirler nominal değerleri üzerinden vergiye tabi tutulmaktadırlar. Bir örnek vermek gerekirse, repoya endeksli likit fonların katılma belgeleri kar payları üzerinden %11 oranında stopaj yapılmasının yanısıra, repoda değerlendirilen fon portföyünün kendi geliri de aynı zamanda % 22 oranında stopaja tabidir. Her ne kadar fonun kendisi kurumlar vergisine tabi değilse de bu durum yatırım fonlarında değerlendirilen tasarrufların aslında nominal gelir üzerinden % 22 oranında vergilendirildiği anlamına gelmektedir. Bu orandaki bir nominal vergi yükü % 50 enflasyon oranında reel anlamda % 44 oranında bir vergi yüküne karşılık gelmektedir ki bu oran en yüksek marjinal vergi oranına çok yakındır. Fonun portföyünün Hazine bonosu ve Devlet tahvillerinden oluştuğu bir durumda, bu gelirler üzerinden herhangi bir stopaj yapılmayacak olması, fon katılma belgesi kar payları üzerinde herhangi bir vergi yükü olmadığı anlamına gelmemektedir. Fon katılma belgesi kar payları aynı zamanda fonun gelirini oluşturacağı için bu gelirler üzerinden de fon bünyesinde %11 oranında stopaj yapılacaktır. 2003 yılından itibaren yatırım fonlarından elde edilen kar payları belirli tutarı geçmeleri halinde (gelir vergisi tarifesinin birinci ve ikinci gelir dilimi toplamının yarısı olarak belirlenen bu tutar 2002 yılı tarifesine göre 6.650.000.000 TL’na karşılık gelmektedir) menkul sermaye iradı olarak beyana ve ek vergiye tabi olacaktır. 3) 2003 YILI MENKUL SERMAYE GELİRLERİNİN VERGİLENDİRME VE BEYAN ESASLARI 4444 sayılı Kanun ile Gelir Vergisi Kanununa (GVK) eklenen Geçici 55’inci maddesindeki düzenlemenin 31.12.2002 tarihi itibariyle yürülükten kalkacak olması, bireysel yatırımcılar bakımından mevduat faizi, repo, özel finans kurumlarınca ödenen kar payları ile menkul kıymetler yatırım fonu katılma belgesi kar paylarını belirli esaslar dahilinde beyanname verme kapsamına alacaktır. Aynı Kanun ile GVK’na eklenen Geçici 56’ncı madde ile yapılan düzenlemenin de 31.12.2002 tarihinde son bulacak olması, hisse senetleri alım-satım kazançlarını vergi dışında bırakan en az 3 ay elde bulundurma süresini 1 yıla çıkartacaktır. Ayrıca, ivazsız (veraset veya bağış) yoluyla edinilen hisse senetlerinin 1 yıldan önce elden çıkartılmasından sağlanan kazanç da vergiye tabi olacaktır. Aksine bir düzenleme yapılmadığı takdirde, 1 Ocak 2003 tarihi itibariyle kendiliğinden yürürlüğe girecek olan yukarıda değinilen düzenlemeler tamamen gerçek kişi bireysel yatırımcıların beyan ve vergileme esaslarını etkilemektedir. Kurumların elde ettiği menkul sermaye gelirlerinin beyan ve vergilemesinde 2002 yılı için açıklanan esaslar 2003 yılı ve sonrasında da geçerli olacaktır. Bu düzenlemelere göre, Türkiye’de yerleşik olan tam mükellef gerçek kişi bireysel yatırımcıların menkul kıymet yatırım fonları katılma belgelerinden elde ettikleri kar payının 2003 yılı için belirlenen enflasyon indiriminden sonraki tutarının yine 2003 yılı için geçerli olan gelir vergisi tarifesinin birinci ve ikinci gelir dilimi toplamının yarısını (bu tutar 2002 yılı tarifesine göre 6,650,000,000 TL’dir) geçmesi halinde indirim sonrası gelirin tamamının yıllık beyanname ile beyan edilerek vergilenmesi gerekecektir. Beyan sınırının aşılıp aşılmadığı, aynı yatırımcının varsa repo, her türlü faiz (stopaja tabi olmayan alacak faizi hariç), özel finans kurumu kar payı ve vergi alacağı dahil iştirak hissesi kar payı (temettü) gelirleri de toplanarak belirlenecektir. Her nevi tahvil ve bono faizlerinin beyan esaslarında herhangi bir değişiklik olmayacaktır. 26/7/2001-31/12/2002 tarihleri arasında ihraç edilen Devlet tahvili ve Hazine bonosu faizinin enflasyon indiriminden sonraki tutarının 121,771,020,000.- TL’sı gelir vergisinden istisna edilerek beyan eşiğinin hesabına da dahil edilmeyecektir. Repo, özel finans kurumları kar payları ve mevduat faizinin beyan esasları da menkul kıymetler yatırım fonlarınkiyle aynı olacaktır. Buna göre bu gelirler ile varsa menkul kıymetler yatırım fonu katılma belgesi kar payı ve her türlü tahvil ve bono faizinin enflasyon indirimi ve istisna uygulamasından sonraki toplamlarının 2003 yılı için geçerli gelir vergisi tarifesinin birinci ve ikinci gelir dilimi toplamının yarısını aşması halinde indirim ve istisna sonrası gelirin tamamının beyanname ile beyan edilerek ek vergi ödenmesi gerekmektedir. Beyannamede hesaplanan vergiden, beyannameye dahil edilen gelirler üzerinden yapılan stopaj varsa mahsup edilecektir. Stopaj mahsubu uygulamasında Maliye Bakanlığı’nın görüşü enflasyon indirimine karşılık gelen stopaj tutarının beyannamede hesaplanan vergiden mahsup edilemeyeceği yönündedir. Konuya ilişkin olarak Danıştay farklı yönde kararlar verebilmektedir. Danıştay 4. Dairesi Bakanlığın uygulamasını onarken, 3. Daire enflasyon indirimine isabet eden stopaj tutarının da mahsup edilebileceği görüşündedir. Bu durum halen çözümlenmesi gereken bir sorun olarak durmaktadır. Menkul kıymet yatırım fonlarının gelirleri üzerinden fon bünyesinde yapılan stopajın gerçek kişi bireysel yatırımcıların beyan edecekleri gelir üzerinden mahsup edilip edilemeyeceği yönünde mevzuatta yeterli açıklık bulunmamaktadır. Özü itibariyle fon bünyesinde yapılan stopaj, fonun değil fondan kar payı elde eden yatırımcıların vergi yüküdür. Çünkü fon katılma belgelerinin değeri fon gelirlerinin stopaj sonrasındaki net değerleri ve fon bünyesinde yapılacak stopaj esas alınarak belirlenmektedir. Fon bünyesindeki stopajın gerçek kişilerin beyannamelerinde hesapladıkları gelir vergisinden mahsup edebilmeleri halinde, Maliye Bakanlığı’na göre enflasyon indirimine isabet eden stopajın mahsup edilmemesi gerekecektir. Oysa bu yöndeki uygulama, enflasyon indirimiyle amaçlanan düzenlemeye aykırılık oluşturacak, gerçekte kazanılmayan gelirin vergilenmesine yol açacaktır. 2003 yılından itibaren yürürlüğe girecek olan düzenlemelere bakıldığında, menkul kıymetler yatırım fonu katılma belgesi kar paylarının da tam mükellef kurumlardan elde edilen kar paylarının (temettü) tabi olduğu beyan ve vergileme esaslarına tabi olması gerekmektedir. Buna göre, fon katılma belgesi kar paylarına 1/5 oranındaki vergi alacağı eklendikten sonraki tutar ile varsa diğer stopaja tabi menkul sermaye iratlarının (repo, mevduat faizi, özel finans kurumu kar payı, her nevi tahvil ve bono faizi) toplamı 2003 yılı gelir vergisi tarifesinin birinci ve ikinci gelir dilimi toplamının yarısını geçerse, bu gelirlerin tamamının yıllık beyanname ile beyan edilerek üzerinden ek vergi ödenmesi gerekecektir. Fon katılma belgesi kar payına ait vergi alacağı beyanname üzerinde hesaplanan gelir vergisinden indirilebilecektir. 4) GENEL DEĞERLENDİRME Menkul kıymet gelirlerinin gerçek kişi bireysel yatırımcılar nezdinde vergilendirilmesi gerçekten çok karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu karmaşık yapıyı yaratan en önemli faktör, beyanname verme sistematiğinden kaynaklanmaktadır. Aslında beyanname verme sistematiği kendi içerisinde yalın ve basit sayılabilecek bir yapıya sahiptir. Kısaca belirtmek gerekirse, belirli bir tutarı geçen menkul sermaye gelirleri beyanname kapsamına girmektedir. Ancak menkul kıymetlerin kendilerine has farklı risk ve gelir yapıları beyan zorunluluğu ile birleştiğinde çok farklı vergi matrahı hesaplamasını da beraberinde getirmektedir. İlk defa 1997 yılında elde edilen gelirlerden başlayarak 1998 yılından itibaren beyan edilmeye başlayan menkul sermaye gelirlerine ilişkin uygulama sonuçları, beyan zorunluluğunun gerek vergi idaresi gerekse mükellefler açısından pek çok zorluklar ve uyuşmazlıklar yarattığını ortaya koymuştur. Bilindiği gibi ülkemizde kamu borçlanma gereğinin büyüklüğü Hazine’nin borçlanma maliyetinin düşürülmesini gerektirmektedir. Yurt içi tasarrufların Hazine’ye asgari maliyetle transfer edilmesinin yolu yeterli derinliği olan, verimli ve etkin bir şekilde çalışan, yeterli büyüklüğe sahip bir para ve sermaye piyasasının oluşturulmasına bağlıdır. Böyle bir piyasanın oluşması yatırımcı tercihlerinin doğru bir şekilde piyasaya yansımasına bağlıdır. Bu yapılabildiği ölçüde, gerek yatırımcılar gerekse Hazine geleceğe yönelik planlarını daha isabetli bir şekilde yapabilir, risk değerlendirmelerindeki belirsizliği asgariye indirebilirler. Mevduat, hisse senedi, tahvil, bono, repo gibi para ve sermaye piyasası araçlarına yapılacak yatırım kararlarında beyanname verme zorunluluğu ile birlikte ortaya çıkan ek vergi yükü, sağlıklı yatırım kararı verilmesini engellemektedir. Gerçekten de modern vergi sistemlerinin vazgeçilmez bir özelliği olarak karşımıza çıkan, enflasyondan arındırılmış reel gelirin vergilendirilmesi prensibi, menkul kıymetlerden elde edilen gelirlerin de görünürdeki değer artışlarından arındırılarak vergilendirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu amaçla yaratılan mekanizmalar enflasyon ve faiz oranlarına bağlı oldukları için zaman içerisinde sürekli değişen bir vergi yükü yaratmaktadırlar. Örnek vermek gerekirse, genel olarak menkul sermaye gelirlerinde, enflasyonun etkisini gidermek için indirim oranı kullanılmaktadır. İndirim oranı, Kasım-Ekim dönemini kapsayan bir yıllık sürede toptan eşya fiyatları indeksindeki artış oranını ifade eden yeniden değerleme oranının aynı dönemde Hazine borçlanma ihalelerinde oluşan ortalama faiz oranına bölünmesiyle hesaplanmaktadır. Dolayısıyla, bir yatırımcı menkul kıymetlere yapmış olduğu yatırımdan elde ettiği gelir için hangi vergi yüküne katlanacağını ancak Kasım ayı içerisinde öğrenebilmektedir. Bu durum yatırımcıların getiri beklentilerine vergi yükünü de belirsiz bir faktör olarak kendiliğinden dahil edilmesine yol açmakta, dolayısıyla piyasalarda etkin bir fiyat oluşumunu engellemektedir. Hazine’nin borçlanma maliyetleri de bu durumdan olumsuz yönde etkilenmektedir. Doğal olarak burada vurgulanması gereken, verginin yatırım kararlarında belirsizlik yaratan değişken bir faktör olmaktan çıkarılmasına yönelik mekanizmaların vergi sistemi içerisinde yer alması gereğidir. Bu amaçla kurulacak vergileme sistematiği hem enflasyondan arındırılmış gerçek geliri vergilendirmeli hem de yatırımcı kararlarını herhangi bir yatırım aracı lehine veya aleyhine yöneltmemelidir. Yatırımcı, vergisel avantajı veya dezavantajı nedeniyle değil her bir yatırım aracının kendi özelliklerine dayanarak alternatif yatırım araçları arasında tercihini yapabilmelidir. Özellikle belirsizliğin ve risk faktörünün hakim olduğu dönemlerde vergi yükü farklılaştırmasının istenilen sonucu yaratmadığı, çok yakın tarihli bir uygulamada kendisini göstermiştir. Gerçekten de hem vadelerine hem de cinsine göre farklılaştırılan mevduat faizi stopajı uygulaması kendisinden bekleneni sağlayamamış, yatırımcı risk ve belirsizlik faktörlerini ön plana çıkararak daha fazla vergi yüküne karşın kısa vadeyi ve döviz mevduatı tercih etmiştir. Üstelik döviz mevduatın önemini kaybetmemesi döviz faizlerinde TL faizlere göre çok önemli bir gerileme yaşanmasına rağmen gerçekleşmiştir. Beyanname almak suretiyle menkul sermaye gelirlerinin vergilendirilmesi aslında ek vergi geliri sağlamak kaygısından çok vergilemede eşitliği sağlama kaygısından ileri gelmektedir. Ancak menkul sermaye gelirlerinin vergilenmesi bugün en gelişmiş ekonomilerde bile sorun olamaya devam etmektedir. Özellikle açık kambiyo rejimine sahip ülkelerde, teknolojinin sağladığı olanaklardan da yararlanmak suretiyle, menkul sermaye çok kolaylıkla vergi yükünden kaçınabilmekte veya vergi yükünü en aza indirebilmektedir. Öyle ki, potansiyel vergilenme olasılığı bile sermayenin yer değiştirmesine yol açabilmektedir. Bu duruma en çarpıcı örnek olarak Almanya ve Danimarka’nın geçmişte uyguladıkları vergileme politikaları gösterilebilir. Almanya’nın 1989 yılında faiz gelirlerine % 10 stopaj uygulaması sermayenin Lüxemburg’a kaçmasına yol açmıştır. Danimarka’nın 1988 yılında bankaları faiz ödemeleriyle ilgili olarak vergi idaresine sürekli bildirim yükümlülüğü getirmesi sermayenin Hollanda’ya yönelmesine yol açmıştır (Owens, Jeffrey. (1997), “Emerging Issues in Tax Reform: The Perspective of An International Bureaucrat”, Tax Analyst, p.13). Bugün OECD bünyesinde yapılan çalışmalar da menkul sermaye gelirlerinin vergilendirilmesindeki zorluğa işaret etmekte ve stopajı en uygun yöntem olarak belirlemektedir. Yine Avrupa Birliği, üye ülkeler arasındaki sermaye hareketlerinden elde edilen gelirin asgari bir stopaj oranı ile vergilenmesini veya sağlanan gelirlerle ilgili olarak üye ülkeler arasında bilgi değişimini alternatifli olarak uygulamak yönünde Birlik politikası oluşturmaktadır (Van den Noord, Paul and Christopher Heady (2001), “Surveillance of Tax Policies: A Synthesis of Findings in Economic Surveys”, OECD Economics Department Working Papers, No: 3003, p.47). Özellikle küçük ölçekli yurt içi tasarrufların para ve sermaye piyasalarına kanalize edilerek ülke ekonomisine yaralı bir şekilde değerlendirilmesini sağlamak bakımından, stopaja tabi tutulması mümkün olan menkul sermaye gelirlerinin nihai vergi yerine geçen stopaj suretiyle vergilendirilmesi ve bu şekilde vergilendirilen gelirlerin beyanname dışında tutulmasının kısa vadede en uygun vergi politikası olduğu düşünülmektedir. Küçük yatırımcıların geleneksel olarak kullandıkları yatırım araçlarını, vergiden kaçınma amacıyla yaratılan karmaşık ve büyük ölçekli sermaye gerektiren yatırım araçları ile aynı yapıda vergilemek, küçük yatırımcılar aleyhine vergileme yaratmaktadır. Gerçekten günümüzün gelişen para ve sermaye piyasalarında vergiden kaçınmak amacıyla geliştirilen türev ürünler (swap, forward, futures, options) ve benzeri yatırım ve riskten korunma araçlarının vergilenebilmesi en gelişmiş ekonomilerde dahi yönetimi zor, çok karmaşık mekanizmalar gerektirmektedir. Türkiye’deki para ve sermaye piyasalarının gelişmişlik düzeyi ve vergi mevzuatı bu tür gelirleri yeterince kavramaktan uzaktır. Bu durum, büyük yatırımcılar açısından vergiden kaçınma olanağı sağlarken, kolay anlaşılabilir ve yönetilebilir yatırım araçlarına yönelmek zorunda olan küçük yatırımcılar aleyhine vergide rekabet eşitsizliği yaratmaktadır. Menkul kıymet yatırım fonları böyle bir ortam içerisinde özellikle küçük yatırımcılara kullanımı kolay, getirisi nisbi olarak yüksek alternatif bir yatırım aracı işlevi görmektedir. Yatırım fonları çok küçük sayılabilecek fonlara bile günlük getiri sağlayabilme özellikleri nedeniyle tasarrufların finans piyasalarına kanalize edilmesinde çok önemli bir işlev görmektedir. Diğer yandan yatırım fonları, para ve sermaye piyasalarındaki yatırımın en önemli özelliklerinden birisi olan yatırım riskinin asgariye indirilmesi gibi bir işleve de sahiptir. Bu nedenle yatırım fonları kollektif yatırım araçları olarak para ve sermaye piyasasının etkin işlemesine de katkıda bulunmaktadır. Yatırım fonları dağınık ve küçük miktardaki tasarrufları para ve sermaye piyasasına organize bir şekilde toplu fon olarak kanalize eden yatırım araçlarıdır. İşlem görme özellikleri itibariyle yatırım fonları her büyüklükteki yatırımcıya tasarruflarını çok çeşitli risk ve getiri bileşiminde yatırıma dönüştürme olanağı sağlamaktadır. Yatırım fonları aslında kendileri doğrudan bir yatırım aracı değil diğer yatırım araçları üzerine inşa edilen bir yatırım aracıdır. Bu nedenle yatırım fonlarını bağımsız bir gelir yaratan kurum olarak düşünmemek gerekir. Yatırım fon larının geliri, portföylerindeki varlıkların kanalize edildiği yatırım araçlarından elde ettikleri gelirlere bağlıdır. Bu yönüyle yatırım fonlarını bağımsız bir gelir yaratan kurum gibi vergilendirmek yanlış olacaktır. Nitekim bu anlayışın doğal bir sonucu olarak yatırım fonlarının kazançları kurumlar vergisinden istisna edilmiştir. Portföyünün % 25 ve daha fazlası hisse senetlerinden oluşan “A Tipi” yatırım fonlarının kazançları üzerinden istisna kazanç stopajı da yapılmamaktadır. Bu oranı sağlayamayan “B Tipi” yatırım fonlarının kazançları üzerinden yapılan % 11 oranındaki stopaj, bu fonların yapıları gereği farklı bir vergi yükü taşıması gereğinden değil hisse senetlerine yatırım yapılmak suretiyle menkul kıymetler piyasasının gelişmesine yönelik bir düzenlemedir. Yatırım fonu katılma belgesi kar payları için halen geçerli olan beyanname vermeme düzenlemesinin 2003 yılı ve sonrasında da devam ettirilmemesi halinde, yatırım fonlarına olan talep çok önemli ölçüde düşecek ve yatırım fonları işlevlerini yerine getiremez hale gelecektir. Bu durum kaçınılmaz olarak vergi idaresinin fonlardan sağladığı vergi gelirlerinde de azalmaya yol açacaktır. 2002 için yapmış olduğumuz bir hesaplama, 2002 yılında bireysel yatırımcıların yatırım fonlarından elde ettikleri gelir beyanname yoluyla vergiye tabi tutulduğunda elde edilecek ek vergi hasılatının, yatırım fonlarına olan talebin azalması nedeniyle mahrum kalınacak vergi hasılatından daha az olduğunu ortaya koymaktadır. Şöyle ki; 2002 yılı menkul sermaye gelirlerine uygulanacak enflasyon indiriminin % 87,18 olması beklenmektedir. Yatırım fonu katılma belgesi kar payları için beyanname esası 2002 yılında geçerli olsaydı beyan eşiği 6,650,000,000.-TL olacaktı. Bu tutar enflasyon indiriminden sonraki tutarı ifade etmektedir. Bu çerçevede bir gerçek kişinin 2002 yılındaki yatırım fonu gelirinin toplamı yaklaşık olarak 58,882,000,000 TL’nı geçmediği sürece beyanname vermesi gerekmeyecekti. Gecelik repo faizinin yıllık % 48, bono bileşik faizinin ise yıllık % 69 olduğu varsayımı altında bu tutarda bir gelir elde edebilmesi için yatırımcının yaklaşık olarak en az 85,665,000,000 TL büyüklüğünde bir portföye sahip olması gerekecekti. Derneğimiz tarafından yapılan araştırma sonuçlarına göre, 100 milyar lira ve üzerindeki tutarda B tipi fon katılma belgesine sahip 6,283 yatırımcının tamamının bireysel yatırımcı olduğu varsayımı altında bu yatırımcıların elde edecekleri yıllık gelir tutarı 1,778 trilyon lira olacaktır. Bu gelirin enflasyon indiriminden sonraki tutarı ise (1,778*(1-0.8718) =) 230 trilyon liradır. Bu geliri vergi matrahı kabul ettiğimizde vergi idaresinin beyanname yoluyla tahsil edebileceği azami gelir vergisi tutarı (230*0.4=) 92 trilyon lira olacaktır. Halbuki Sermaye Piyasası Kurulu’nun Mayıs 2002 verileri esas alındığında, aynı faiz oranlarından sağlanan getiriye göre B tipi yatırım fonlarının stopaj yoluyla ödediği vergi yaklaşık 500 trilyon liradır. Beyanname mükellefiyetinin fonlara olan talebi tutar üzerinden % 18 veya daha fazla bir oranda azaltması, vergi idaresinin net olarak vergi geliri kaybına uğrayacağını göstermektedir. Diğer yandan, yatırım fonlarının da beyanname kapsamına alınması yatırım hesaplarının bölünmesine, vergiden kaçınma veya daha az vergi verme amacıyla, vergi idaresince takibi zor, tespit edildiğinde ise yeterli hukuki alt yapısının bulunmaması nedeniyle vergilenmesi şüpheli (çocuklar adına, ana-baba veya kardeşler adına yatırım hesabı açılarak beyan eşiğinden kaçınma, dar mükellef sayılan yurt dışında çalışan vatandaşlarımız üzerinden yatırım yapılması gibi) işlemlere yol açacaktır. Özellikle para ve sermaye piyasalarında belirsizliğin egemen olduğu dönemlerde yatırımcılar, alternatif yatırım araçları arasında tercihler yapmak suretiyle belirsizliğin yarattığı potansiyel getiri kaybından korunmaya çalışırlar. Bu nedenle gerek aynı risk grubundaki gerekse farklı risk grubundaki yatırım araçları arasında vergileme farklılığı yaratmak, piyasadaki gelişemlere uyum süresini ve maliyetini artırmaktadır. Para ve sermaye piyasalarının etkin bir şekilde çalışmasını engelleyen ve sonuçta yüksek faiz olarak kendisini yansıtan bu durum nedeniyle Hazine’nin de borçlanma maliyeti artmaktadır. Vergi mevzuatımız yatırım fonunun gelirleri üzerinden yapılan stopajı fonun nihai vergisi olarak benimsemiştir. Kurumlar Vergisi Kanununun (KVK) 8 inci maddesinin 4 numaralı bendinde, fon gelirleri üzerinden Gelir Vergisi Kanununun (GVK) 94 üncü maddesine göre yapılan stopajın aynı maddenin 6-a bendine göre yapılan stopajdan mahsup edilebileceği, mahsup edilemeyen vergilerin hiçbir şekilde fona iade edilmeyeceği belirtilmiştir. Bu düzenleme, GVK Madde 94/6-a’ya göre yapılan stopajın aslında fonun kendi vergisi olarak değerlendirildiğini ortaya koymaktadır. Halbuki yatırım fonları her ne kadar kurumlar vergisi uygulamasında sermaye şirketi olarak değerlendirilseler de diğer yatırım araçları üzerine inşa edilen kollektif yatırım aracı niteliğindedirler. Dolayısıyla yatırım fonlarını bağımsız bir gelir yaratan kurum olarak düşünmemek gerekir. Aslında menkul kıymet yatırım fonlarının bu özelliğinin vergi idaresince de kabul edildiği ve bu duruma özgü bir vergileme sistemi getirildiğini söylemek mümkündür. Ancak bu sistemin yatırım fonlarını para ve sermaye piyasalarının gelişimine katkıda bulunmasını sağlayacak nitelikte olduğunu söylemek mümkün değildir. Yatırım fonlarından elde edilen gelirlerin vergilendirilme esasları pek çok yönden farklılık göstermektedir. Bu farklılık, geliri elde eden gerçek kişi veya kurumun statüsüne bağlı olduğu ölçüde anlaşılabilir bir durumdur. Fakat vergileme bakımından aynı statüde sayılabilecek kişi veya kurumlar açısından bile farkılıkların olduğu gözlenmektedir. Örneğin, kurum olmanın gerektirdiği bazı özellikli durumların dışında herhangi bir kurum ile gerçek kişi ticaret erbabının vergiye tabi ticari kazancı aynı esaslara göre belirlenmektedir. Bu çerçevede, ticari faaliyetlerine bağlı olarak menkul kıymet yatırım fonu katılma belgesi kar payı elde eden gerçek kişi ve kurumlar bu gelirlerini vergi matrahına dahil etmek zorundadırlar. Bununla birlikte kurumlar, elde ettikleri B Tipi Fon katılma belgesi kar payları üzerinden fon bünyesinde yapılan % 11 oranındaki stopajı, Kurumlar Vergisi Kanununun 44’üncü maddesi gereği, kendi kurum kazançları üzerinden hesapladıkları kurumlar vergisinden mahsup edebilmektedirler. Halbuki aynı fon katılma belgesi kar payını elde eden gerçek kişi ticaret erbabının, fon bünyesinde yapılan söz konusu stopajı ticari kazançları üzerinden hesaplanan gelir vergisinden mahsup edebileceklerine ilişkin olarak herhangi bir belirleme yoktur. Benzeri bir belirsizlik gerçek kişi bireysel yatırımcıların elde ettikleri fon katılma belgesi kar paylarının vergilendirilmesinde de vardır. Menkul kıymet yatırım fonlarının gelirleri üzerinden fon bünyesinde yapılan stopajın gerçek kişi bireysel yatırımcıların beyan edecekleri gelir üzerinden mahsup edilip edilemeyeceği yönünde mevzuatta yeterli açıklık bulunmamaktadır. Genel kural olarak fon bünyesindeki stopajın, beyanname verildiği durumda gerçek kişi bireysel yatırımcılar tarafından da beyanname üzerinde hesaplanan vergiden mahsup edilebilmesi gerekir. Ancak konuya ilişkin yasal altyapının yeterli olduğunu söylemek güçtür. Bu durum, gerçek kişi bireysel yatırımcıların fon katılma belgesi kar payları bugüne kadar beyanname kapsamı dışında kaldığı için sorun yaratmamıştır. Ancak gerekli düzenleme yapılmaz ise 2003 yılından başlayarak sorun yaratması kaçınılmaz görünmektedir. Özet olarak belirtmek gerekirse, menkul kıymetler yatırım fonlarının kendi dinamiğine uygun bir vergileme yapısı kurulamamıştır. Geçen dört yıl içerisinde geçerli olan vergi düzenlemeleri, yatırım fonu katılma belgelerinden gerçek kişi bireysel yatırımcılar tarafından elde edilen kar paylarını beyanname dışında bıraktığı için bugüne kadar önemli ölçüde bir sorunla karşılaşılmamıştır. Gerçek kişi ticari kazanç sahipleri ile kurumların elde ettikleri fon katılma belgesi kar paylarının vergilendirilmesine ilişkin olarak yukarıda değinilen sorunlar ise bu kesimin yatırım fonlarına olan talebini büyük ölçüde engellemiş, sonuçta sorunun kaynağından uzak durulduğu için yine önemli bir tepki doğmamıştır. Ancak, 2003 yılından itibaren gerçek kişi bireysel yatırımcılar için beyanname verme zorunluluğunun başlayacak olması, yatırım fonlarına olan talebi azaltarak, para ve sermaye piyasalarını sekteye uğratacak boyutta olumsuz sonuçlar yaratabilecektir. 5) ÖNERİLERİMİZ Menkul kıymet yatırım fonu katılma belgesi kar paylarının beyanname dışında tutulması uygulamasına 2003 yılı ve sonrasında da devam edilmesi gereklidir. Para ve sermaye piyasalarının gelişimine ve belirsizliğin azalmasına sağladığı katkının yanısıra, küçük tasarrufları organize yatırımlara dönüştürme işlevi de bulunan menkul kıymetler yatırım fonlarına olan talebin azalmasını önleyici yasal düzenleme yapılması gerekli görülmektedir. Yapılacak düzenlemenin vergi hasılatı kaybına yol açmayacağı hesaplanmaktadır. Bu çerçevede, bireysel gerçek kişi yatırımcılarının menkul kıymet yatırım fonları katılma belgelerinden elde ettikleri kar paylarının beyanname dışında bırakılması yönündeki mevcut uygulamanın 2003 ve sonrasında da devam ettirilmesine yönelik yasal düzenlemenin yapılması en uygun çözüm olarak değerlendirilmektedir. Bu uygulamayı teminen Gelir Vergisi Kanununun Geçici 55 inci madde hükmünün geçerlilik tarihinin uzatılmasının uygun olacağı düşünülmektedir. Yatırım fonu portföyünde yer alan yabancı para cinsinden menkul kıymetlerin sadece reel getirisi stopaja tabi tutulmalı, kur farkı stopaj matrahı dışında bırakılmalıdır. Yabancı para cinsinden ihraç edilen menkul kıymetler üzerine kurulan yatırım fonlarının katılma belgelerinin değeri belirlenirken döviz kurundaki artıştan kaynaklanan değer artışları da GVK mad. 94/6-a’daki stopaja tabi tutulmaktadır. Mevcut vergileme sisteminde yabancı para cinsinden ihraç edilen sabit getirili menkul kıymetler vadeye kadar elde tutulup faiz geliri elde edildiğinde anaparaya isabet eden kur farkı gerçek kişi bireysel yatırımcılar nezdinde vergileme dışında bırakılmaktadır. Halbuki fon bünyesinde alı |