![]() |
|
|
| ||||||
| Kadınca Bayanlaraa Özel Bölüm |
|
Görüntüleme: 4 - Cevaplar: 0
| LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #1 (permalink) |
| Misafir Asi Şuan Mesajlar: n/a | 'Kendi Yatağını Çizen Öyküler', Cemil Kavukçu'nun yaşamını merak edenler için kaçırılmayacak bir kitap. Kavukçu'nun yanıtları, çok güzel birer öykü niteliğinde. Yazarların özel yaşamları bilinmeli midir? Yalnızca yazarların mı, günümüzde bütün sanatçıların özel yaşamları merak edilir oldu. Hatta şarkıcıların hayatlarını izleme, bunları fotoğraflar eşliğinde yayımlama konusu neredeyse bir sektör yarattı kendisine. Doğrusu bu medyatik sanatçılar da hiç yadırgamadılar bu durumu. Öyle ki, evlerinden hazırlıklı çıktılar bunun için, takıp takıştırdılar, süslenip püslendiler, sözleri de edildi epey. Ben başından beri hiç merak etmedim sanatçıların özel yaşamlarını. Hele yazarların... Salinger gibi gizemli yazarların bile. Gerçi onun, Salinger'in yaşamını merak ettim, ama doğrusu bilmek de istemedim hani. Yazdıkları ortada, ama bunlardan sonra bir şeyler yazdıysa, işte asıl onları merak ettim. İyi yazarların yapıtları mücevher gibidir. Bu yüzden, elbette yapıtın çokluğu değil önemli olan ama ne kadar çoksa o kadar iyi değil midir? Dünyamızı daha da zenginleşmez mi? Ama bırakalım da özel yaşamları onlarda kalsın. Ortaya çıkmıyorsa, onun bu tutumuna saygı gösterelim, açık ki tersi olsa acı çekecektir, ne hakkımız var buna? Kemalettin Tuğcu örneğin... Tuğcu yazarak kendisine yeni bir dünya yaratmıştır. Fiziksel özrü yüzünden dışarıya çıkmamış, çıkmak istememiş, dışarıdaki dünyayı kağıt üzerinde yeniden kurmuştur. Yazmak onda böyle özel bir eylem olunca doğal olarak yazdıklarını yayımlamak yerine yakmış uzun süre. Dışarıya çıkmayı reddediyor, düşsel bir dünya kuruyor, ama bu düşsel dünya, yazdıklarını eline alıp her okuduğunda kendisine dış dünyayı anımsatarak yeniden acı verdiği için bu kez onları yakıyor. Yazarın kendi kendini yakması gibi bir şey bu. Kendi içinde yok olup yeniden doğan bir yaşama tutkusu. Tuğcu'nun yaşamı ile yazınsal eylem arasında düşündüm de neler yazılabilir. Hakkıyla incelenmemiştir Tuğcu. Yepyeni bir dil Sevdiğim yazarların kaleminden anı kitaplarını okumayı severim. Ama yine de yazarları tanımaya pek merakım yoktur, kitaplarını sevdiysem hele. Büyünün bozulacağından korkarım. Kitaplarımın çıkmaya başlamasından sonra da sürdü bu duygum. Bu kez de okurlarımla karşılaşmaktan çekinir oldum. Karşılaştığımda da kendimi yakalanmış hissettim. Anı kitaplarına ilgim artıyor. İyisi, yazarla bu şekilde bir karşılaşma. Tabii yazarın kendini burada idealize etme olasılığı olacak, bu kadarı olur. Şimdi bunlara bir de 'nehir söyleşi' kitapları ekleniyor. Şu son birkaç yıldır, yazarlarla, başka sanatçılarla yapılan söyleşilerin kitapları art arda yayımlanır oldu. Bunlardan biri de Kendi Yatağını Çizen Öyküler, Bir Cemil Kavukçu Portresi adlı kitap. Cemil Kavukçu'yu Uzak Noktalara Doğru ile okumuştum ilk. Kanımca hâlâ en güzel kitabı da odur. Kitabı okuyunca, özel, yalın, üzerinde iyice çalışılmış bir dili olduğunu görmüştüm. Olay öyküleri anlatır gibi görünüyordu ama yine de o sınıfa sokulamazdı. Öykücülüğümüz için yepyeni bir dilin, bir anlatım yönteminin geldiğini hemen anlamıştım. Uzak Noktalara Doğru ile Orhan Kemal'in Avare Yıllar'ı arasında bir yakınlık görürüm. Kavukçu'nun öykümüze kazandırdığı kahramanların ilk örnekleri sanırım Orhan Kemal'in o kitabında da en güzel biçimiyle bulunur. Baba Evi, Avare Yıllar, Arkadaş Islıkları... Kendi Yatağını Çizen Öyküler, Cemil Kavukçu'nun yaşamını merak edenler için kaçırılmayacak bir kitap. Kavukçu, Tülin Er'in sorduğu soruların her birini birer öykü lezzetinde yanıtlamış. Bu yanıtları okuyunca öykülerdeki yaşanmışlığın, canlılığın nereden geldiğini daha iyi anlıyorsunuz. Kavukçu çocukluğunu, ilk gençliğini İnegöl'de geçirmiş. Bu küçük taşra kasabası, Kavukçu'nun yetiştiği yıllarda, anlaşılan o ki o eski haliyle kalsa daha iyi olacakmış. "O yıllarda iki büyük kütüphane vardı", diyor Cemil Kavukçu. Zorlu sınav haftalarında gidip ders çalıştıkları kütüphaneden. Üstelik zengin bir dermesi varmış bu kitaplıkların. Bugün bunlardan daha büyük olanı, İshakpaşa Kütüphanesi, İnegöllüler'e Kuran kursu olarak hizmet veriyormuş. Yine Niyazi'nin sinemaları dedikleri iki yazlık, iki de kışlık sinema varmış o yıllarda. Şimdi İnegöl'ün nüfusu arttı, kasaba göç alarak iyice büyüdü ama ne sineması var ne kütüphanesi. İnsan sormadan edemiyor. Hangisi taşra? Eski İnegöl mü, yenisi mi? Ama daha önemlisi şu. Değişen, kasabanın, kasabaların görünüşü değil yalnızca. İnsan değişiyor. Doğadan kopmuş, iletişimsiz, anlayışsız, sevgisiz kuşaklar mı geliyor. Bunu kendi kendimize soralım. Kavukçu, İnegöl'deki değişimi bakın nasıl anlatıyor: Müdür odasının yanında kuyruklu bir piyano vardı. Cumartesi günleri müzik öğretmeni piyano çalardı. Dinlerken kendimden geçerdim. Evlerin çoğunda büyükbaş hayvan bakılırdı. İnekler sabahları erken saatte evden çıkarılır, çobana teslim edilirdi. Akşama kadar uçsuz çayırlıklarda otlarlardı. Akşamüzeri 'sığır dağılırdı'. Sürü halinde otlağı terk eden hayvanlar arkalarında bir toz bulut bırakarak kente girerlerdi. Her inek kendi evini bulur, evin kapısı kapalıysa boynunu ileri doğru uzatıp böğürürdü. Taş avlular tezek ve saman kokardı(s. 21). Herhalde o yılların Türkiye'sinde 'doğa sevgisi için' değil de 'doğayla birlikte' bir kentsel yaşam sürülmekteydi. Aslında doğayla barışık bir yaşantının mümkün olabileceğini Türkiye Cumhuriyet'in ilk yıllarında göstermektedir. Ortaokulun müzik öğretmeni piyano çalar ama her evde bir ahır bulunur. Köy Enstitüleri'ni de bu yaşam biçiminin bir örgütlenmesi olarak görmek gerekir. Ama bir süre sonra anlayışın değiştiğini göreceğiz: Şimdiki İnegöl ise birbirine benzeyen, kentleşememiş obez kasabalardan biri: Geniş caddeleri, çok katlı yapıları, büyük marketleri, yoğun araç trafiğiyle büyük kentlere benzese de kültürel bir altyapısı yok. Nüfusu yüz binin üzerinde. Büyük bir organize sanayi var. İşçileri fabrikalara taşıyan servisler var. Bu arada, tarıma elverişli alanlar imara açıldı. Meyve bahçeleri bir bir yok oldu. Sebze ekilen alanlar da öyle. Hiçbir şey eskisi gibi kalmayacaktı tabii. Ama bütün bunlar bir plan program çerçevesinde olabilirdi. Çocukluk dönemine ait bir iz bile bulmak beni heyecanlandırıyor. Bütün o sokakları, evleri, bahçeleri uydurmadığımı, onların bir zamanlar gerçekten var olduğunu o zaman anlıyorum. Çevrenin dilin oluşumu üzerindeki etkisi bugün artık iyi biliniyor. Türkiye'de yaşam biçiminin değişmesiyle yazınsal dilin değişimi de başlamıştır. Cemil Kavukçu'nun yazdıklarına bakınca, doğayla uyum içinde bir dil görebiliyoruz. Ama bu dili oluşturan şeyin İnegöl'ün eski güzel doğası olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Kavukçu öyküleriyle bize kaybolmaya yüz tutmuş bir insan topluluğunu anlattı, biz de ülkemizin insanlarının kimi özelliklerini unuttuğumuz için içimizde bir yenilenme hissettik. Yazarın anıları, konuşmaları okuru ister istemez edebiyat üzerine yeni düşüncelere sürüklüyor. Bu bakımdan anı kitaplarının ve böyle güzel nehir söyleşilerin yararı büyük. Okura kimi tutkuların daha önce nasıl yaşandığını gösteriyor böylesi kitaplar, biraz da yol gösteriyor ona. Hele 'gerçek yaşam' modasının alıp yürüdüğü günümüzde. Durum gösteriyor ki 'gizem' gittikçe yok oluyor çağımızda. Everest Yayınları |
|
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Üzerinde Düşünülmesi Gerekenler | cuL de sac | Düşünce Grubumuza Katılın | 0 | 01-22-2008 02:46 PM |
| İçeriği Boşaltılan Kavramlar | cuL de sac | Renklerimiz | 1 | 01-21-2008 01:14 PM |
| Divan Edebiyatı !!!!!!!! | Asi | Türk Dili ve Edebiyatı, | 0 | 01-17-2008 12:20 PM |
| Türk Edebiyatinda Yazin Akimlari | Asi | Türk Dili ve Edebiyatı, | 0 | 01-17-2008 12:15 PM |
| Aynı cümLenin içinde iki yabancıyız "BiZ" | Asi | Aşk & Sevgi | 22 | 01-14-2008 11:45 AM |
[1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11] [12] [13]
[1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11] [12] [13] [14] [15] [16]