Dewforum.İNFO  


Geri git   Dewforum.İNFO > Eğitim Şart > Bilgi Bankası > Diğer Konular

Bedava üye ol - Şifremi Unuttum


 
 
Görüntüleme: 28 - Cevaplar: 0  
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 12-03-2007, 01:06 PM   #1 (permalink)
Asi.
Misafir

Asi. Şuan
Mesajlar: n/a
Standart KÜreselleŞme Kavraminin Tanimi Ve Kapsami




KÜRESELLEŞME KAVRAMININ TANIMI VE KAPSAMI

KÜRESELLEŞME KAVRAMININ TANIMI

Yeni bir çağa girmek üzereyiz.Önümüzde uygarlık tarihinin en önemli on yılı uzanıyor.Akıllara durgunluk veren teknolojik yenilikler, benzeri daha önce yaşanmamış ekonomik olanaklar, şaşırtıcı siyasal reformlalar ve kültürel yeniden doğuş dönemi.Bu görkemli simgesel dönemin artık içindeyiz.Bu dönemi adlandıran kavram “küreselleşme” (globalization) kavramıdır.
Küreselleşme kavramının popülerliğine ve bu konudaki literatürün genişliğine rağmen, kavramın kesin bir tanımı yoktur.Küreselleşme kavramı çoğu zaman, belli fikirler, görüşler, pratikler, olaylar, teknolojiler, kurumlar vb. Gibi durumların, global ölçekte bulunur hale gelmesini veya dünya ölçeğimde ulusal kimliklerin, ekonomilerin ve sınırların çözüldüğü, sosyal hayatın büyük bir bölümünün küresel süreçler tarafından belirlendiği; dünyanın ekonomik bir bütün oluşturma, dünya toplumlarının birbirlerine benzeme, buna bağlı olarak tek bir küresel kültürün ortaya çıkmasını veya toplumların kendi kimliklerini ve farklılıklarını ifade etme ve tanımlama, nihayet dünyanın sıkışması, küçülmesi, ulusal olan her şeyin anlamını yitirmesi ve dünyanın tek bir mekan olarak algılama bilincinin artış sürecini tanımlamak için kullanılmaktadır.
Küreselleşme kavramının tanımlanmasındaki çeşitliliğe rağmen, küreselleşme anlayışının merkezinde, yeni bir ekonomik küreselleşme fikri yatıyor.Ayrı ulusal ekonomiklerin ve dolayısıyla ulusal ekonomik yönetiminin yerli stratejilerin hızla geçerliliğini kaybettiği gerçeğini anlatmak için bu kavram kullanılmaktadır.Küreselleşme kavramı, bu anlamda, toplumsal yaşam içinde “yeni bir durum” simgeler:Goballeşme – yerelleşme süreçlerinin birbirleriyle etkileşiminin toplumsal yaşama ait oluşu ve toplumsal yaşamın kurucu öğesini anlatmak için, R. Robertson, “globalin yerelleşmesi” ve “yerel alanın groballeşmesi” sonucunda ortaya çıkan yeni durumu “glocal” kavramıyla açıklanmaktadır.
Küreselleşme temel anlamıyla, kökten reforlarla ulusal stratejileri anlamsazlaştırmak, bunlara, uluslararası piyasaların yargı ve yaptırmaları karşısında tutunamayacaklarını ima etmek vardır.Dünya ölçeğinde yaşanan bu yeni fenomeni anlatmada kullanabilecek en uygun ifade “dünya gittikçe küçülüyor” ifadesidir.Buradaki tanımlama biçiminde özellikle iletişim alanında yaşanan gelişmelerin, mesafelerin önemini azaltması, bu sayede dünya ölçeğinde, kurumsal ve bireysel anlamda karşılıklı bağımlılığının artması vurgulanmaktadır.Kısaca , küreselleşme; dünyanın tek bir mekan olarak algılanabilecek ölçüde sıkışıp küçülmesi anlamına gelen bir süreci ifade etmektedir.

KÜRESELLEŞME KAVRAMININ KAPSAMI
İçinde bulunduğumuz sürecin en önemli özelliklerinden biri küreselleşme olgusunun gittikçe güçlenmesidir. Bu süreç yerel olan her türlü faaliyetin binlerce mil uzaklardaki olaylarla bir biçimde ilişkili ve onlardan etkilendiği bir gelişmeyi ifade etmektedir. Bu gün artık gelişen teknolojiyle birlikte zamana ve mekan anlamsızlaşmış ve yeniden tanımlanmıştır. Mekanın fiziki sınırlarının algılanış biçimi gelişmiş teknoloji sayesinde değişmiştir. Bilgi üretmek ve ona dayalı bir ekonomi , sembol ekonomisi veya entelektüel sermaye gibi tümüyle bu süreci tanımlayan kavramlar ortaya çıkmıştır.
Küreselleşme ,insanlık tarihinde daha önce hiç görülmeyen bir anlayış olarak olaylara yaklaşmaktadır. Bu anlamda küreselleşmeye , üç ana bakış açısıyla yaklaşılabilir. Bunlar ilk olarak siyasal alanın sınırları açıkça belirlenmiş topraklarda egemen birimlerin yönettiği ve uluslar üstü düzeyde hareket yeteneğine sahip olduğu ölçüde , büyük devletlerin küresel özelliği vardır. İkincisi; kapitalizmin ekonomik düzene ilişkin kökten küreselleştirici rolüdür. Bu günkü anlamıyla “ dünya sistemi kavramı” diye adlandırılan sistemde , modern dünya “merkez” , “yarı çevre” ve çevre diye sunulmaktadır. Üçüncüsü ; bilgi akışını süreklileştirmek , düşüncelerin hızla yayılmasını sağlayan küresel bir toplumun ortaya çıkarılmasıdır. Küreselleşme kavramı tüm bu farklı toplumsal , ekonomik ve politik süreçleri anlatmak için kullanılmaktadır. Zira her toplumsal olay ve süreç zorunlu olarak ekonomik politik ve kültüreldir. Ve bu süreçler, hiç bir zaman birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmaz ve gelişmez.
Küreselleşme kavramının tarihsel derinliğinin eksikliği , bu gün yaşadığımız değişiklikleri , hem öncesiz ve benzersiz , hem de gelecekte uzun süre varolacakmış gibi gösterme eğilimlerinin bilimsel bir değer taşıyıp taşımadığını değerlendirmeyi gerekli kılıyor. Bu değerlendirme biçimi , küreselleşmenin boyutlarını ve anlamını tartışmanın dışında küreselleşme kavramına farklı bir bakış açısı getirerek , küreselleşme diye bir sürecin var olup olmadığını sorgulamaktır. Zira Hırt ve Thomson’a göre;
1. bu gün büyük ölçüde uluslararasılaşmış ekonomi, yeni bir durum değildir. ekonominin , modern endüstriyel teknoloji üzerine kurulmasının yaygınlaştığı ve 1860’lardan bu yana var olan bir takım uluslar arası ekonomi konjöktürlerinden veya durumlarından biridir. Mevcut küresel ekonomi , bazı yönleriyle , 1870-1914 yılları arasında hüküm süren rejimden daha az açıktır ve daha az bütünleşmiştir.
2. tanıma uygun küresel işletmelere görece az rastlanır. Çoğu şirket ulusal temellidir ve asıl ulusal üretim ve satış bölgelerinin gücüne göre , küresel ticaret yapmaktır.
3. Sermaye hareketliliği , gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğru yoğun bir yatırım ve istihdam akışına sebep olmuyor. Hatta doğrudan yabancı yatırım , büyük ölçüde gelişmiş endüstriyel ekonomiler arasında yoğunlaşmış durumda. Üçüncü Dünya , yeni endüstrileşen birkaç ülke dışında , yatırım ve ticarette marjinal kalıyor.
4. bazı iddialı küreselleşme taraftarlarının kabul ettiği gibi dünya ekonomisi gerçekten “küresel” olmaktan çok uzaktır. Ticaret , yatırım ve finansal hareketler , daha çok Avrupa , Japonya ve Kuzey Amerika üçgenin de yoğunlaşmaktadır.
5. Dolayısıyla , büyük ekonomik güçler (G3) , politikalarını da koordine ederlerse finansal piyasaları ve diğer ekonomik yönelimler üzerinde , güçlü bir baskı kurma kapasiteleri vardır. Öyleyse , mevcut çalışma alanları ve ekonomik müdahale araçları , büyük güçlerin farklı çıkarları ve elitleri arasında hüküm süren ekonomik doktrinler tarafından kısıtlanmış olmakla birlikte , küresel piyasalar hiç de kontrol edilemez ve düzenlenemez değildir. bunlar küreselleşme tezini sarsan argümanlardır. Ancak küreselleşme kavramı konusunda ihtiyatlı olmakla bu kavramın içeriğinin 1970’lerden beri gördüğü kabulü ve anlamı açıklamak ayrı şeylerdir.

KÜRESELLEŞME KAVRAMININ KISA BİR TARİHİ
Küreselleşmeyi , ülkeler arasında büyük ve artan bir ticaret akışı ile sermaye yatırımının , gerçekleştiği açık bir uluslararası ekonomi diye tanımlarsak , bu tarz bir işleyiş , uluslararası ticari faaliyetlerin tarihi bakımından yeni değildir. gerçek anlamda bütünleşmiş bir dünya ticaret sitemi ,19 yüzyılın ikinci yarısından itibaren vardır. Küreselleşmenin son on yılda , veya biraz daha uzun bir zamanda ortaya çıkan bir kavram olduğu iddiası gerçeği yansıtmaktadır. 19. yüzyıl boyunca çok sayıda şirket globalleşti , hatta daha önceki dönemlerde de globalleşen firmaları (18. yüzyılda faaliyet gösteren Doğu Hindistan Şirketi) , bulmak mümkündür.
Ekonomik olayların globalleşmesinin (küreselleşmesinin) ve bunun oluşturduğu yeni durumun , genellikle 1960’larda ortaya çıktığı düşünülür. 1960 bir taraftan küresel şirketlerin ortaya çıktığı ve küresel düzeyde faaliyetlerini sürdürdüğü, diğer taraftan da , ticari faaliyetlerin hızla geliştiği bir dönemdir. Ancak küresel faaliyetler , göreli olarak eski olsa da , bu işleyiş biçimini ifade eden küreselleşme kavramı oldukça yenidir.
Küreselleşme kavramı çok boyutlu bir kavramdır ve insanların ilgi alnına ekonomik , siyasal ve kültürel yönleriyle girer. “Küresel” ilk defa , Marshall Meluhan’ın “Komikasyonda Patlamalar (1960)” adlı kitabında, bu yeni süreç için “Global Köy” terimini kullanmasıyla literatüre girdi. Kavram 1980’lere doğru Harward, Stanford, Columbia gibi prestijli Amerika işletme okullarında kullanılmaya başlandı ve yine bu çevrelerden çıkmış bazı ekonomistler tarafından güncelleştirildi. Aynı yıllarda uluslar arası ekonomik kuruluşların yayınlarında ve raporlarında kullanılmaya başlandı. Kavramın kendisi eski olmakla birlikte , ancak 1990’lı yıllarda uluslar arası ekonomik , politik , sosyal ve siyasal süreçleri tanımlama k maksadıyla , akademik dile girdi. Özellikle Ronald Robertson’un Globalleşme kitabı , terime kavramsal bir içerik kazandırdı. 1990’lı yıllarda kavram , gittikçe yaygın bir biçimde toplumsal değişim kavramlarını açıklamada anahtar bir kavram olarak kullanılmaya başlandı.
Globalleşmenin ekonomik boyutunun yanında, politik ve siyasal boyutu, uluslar arası ilişkilerde daha önce kullanılmaya başlandı. Kavramın uluslar arası literatüre girdiği tarih 1970’li yılların başlarıdır. Bu yıllardan sonra “ dünya sisteminin “ sadece devletlerden ve devletlerin kendi aralarındaki ilişkiler düzenleme k amacıyla oluşturdukları kurumlardan ibaret olmaması düşüncesi içlerinde devletleri uluslar arası kuruluşları ve şirketleri de içeren global bir yapıyı ortaya çıkardı. Ayrıca devletler arası ilişkilere müdahale eden ve adına “global aktör” diyebileceğimiz güçler , ulusal ve uluslar arası arenada sosyal ve politik kararlar alabilen , aldığı kararları uygulatabilen “güç ilişkileri” sistemini daha da karmaşık hale getirmiştir. Özellikle , ikinci dünya Savaşından sonra sayıları ve etkinlikleri önemli ölçüde artan uluslararası kuruluşların varlığı , siyasal ve politik etkinliklerin artık sadece , ulus devletlerle sınırlandırılamayacağını , dolayısıyla bu gün ulusal ve uluslar arası düzeyde politika belirlemede , küresel aktörleri de göz önünde bulundurmayı gerekli kılan , çok yönlü ve karşılıklı ilişkiler düzeni yaşanıyor.

KÜRESELLEŞMENİN FELSEFİ TEMELLERİ
1990’LI Yıllar , yeni bir dünya görüşünü gözler önüne seriyor. Gelişen ve popüler olan , yönetim düşünce ve yaklaşımlarını , üç genel bakış açısı içinde ele almak mümkündür. Bunlar; postmodernist bakış açısının gelişmesi , yönetim ve organizasyon konularına sosyolojik ve ekonomik açıdan bakan görüşlerin ortaya çıkması , nihayet günümüzde, globalleşme ve bilgi çağı çerçevesinde gelişen ve son derece popüler olan yaklaşımlar. Küreselleşme sürecinin felsefi temellerini sorgularken , “ küreselleşme kavramı” ile post –modern kavramı arasında bir ilişkinin varlığı göze çarpmakta ve küreselleşme sürecinin teorik çerçevesini belirlemede, post –modern düşünce önemli bir yer tutmaktadır.
“Post modern” kavramının henüz üzerinde anlaşma sağlanmış bir tanımı yok. Sosyal bilimlerde bir düşünce kalıbı olarak post modernizm; yerleşmiş düşünce kalıplarından kurtulmayı hedefleyen , her türlü bilimsel araştırma ve bilgi birikimini eleştiren ve yerleşik düzene baş kaldırmayı anlatan ve tüm değerleri izole gören , bir bakış açısını ifade etmektedir.
Modernizmin sanayi toplumunun , post-modernizmin ise , bu günkü “sanayi sonrası toplumun” felsefi temelini oluşturduğu söylenebilir. Post-modernizmin , yönetim ve organizasyon düşüncesi açısından şunu ifade eder; farklılıklar yaratıcılığın dinamiğidir. İnsanlara doğruları (dolayısıyla kuralları ve ilkeleri) empoze etmek yerine , onları tamamen serbest bırakmalı ve kendi istediklerini yapmaları konusunda , fırsat verilmelidir. Bürokratik ve formel yapılar yerine onların inisiyatiflerini kullanmalarına , etkinliği ve motivasyonu arttıracağı beklentisiyle imkan verilmelidir.


Kapitalist sitemin dönüşümü Yeni bir kriz ve Küreselleşme:
Ekonomik olayların gelişiminde , hemen her zaman ideolojileri ve yerleşik çıkarları etkileyen bir yön bulunur. Ekonomik olayları hayatın ve tarihin tek belirleyicisi olarak kabul etmemek kaydıyla yaşanan her ekonomik gelişme , aynı zamanda , ait olduğu konjonktüre uygun ideolojik bir söylem geliştirir. Bu yeni yapılanma , ekonomik içeriğin yanında , siyasi ve politik , kültürel ve ideolojik karakterlere de sahip. Bu özelikleri bir tek kavramla ifade etmeye çalıştığımızda , küreselleşme kavramına baş vurmak kaçınılmaz oluyor. Bu gün kapitalist sistem 1929 ekonomi buhranından ve 1975 petrol şokuyla girdiği krizden sonra kendini yeni bir dönüşümün içinde buldu.
Kapitalist sistem 1990’lara garip bir giriş yaptı. Düşmanları ortadan kalktıkça , kendisi de krize girdi. 1960’larda dünya ekonomisi yılda ortalama %5 büyüdü 1970’lerde büyüme haddi ortalama %3.6 ‘ya düştü. Düşüş 1980’li yıllarda da devam etti. Ve on yıllık dönem içinde kapitalist sitem momentumunun %60’ını kaybetti. Bütün batı Avrupa’da 1973’ten 1994’e kadar yeni iş alanları açılmadı. Aynı dönemde issizlik oranı , Amerika dakinin iki katına çıktı. Şayet normal çalışma yaşında olduğu halde , iş gücünün dışına çıkarılan Avrupalıları da hesaba katarsak bu oran %20’ye çıkar. Küreselleşme sürecinde Japonya'nın durumu da, iç açıcı değil. Borsa indeksi 1989 Aralık ayındaki 38,916 rakamından 1992 Ağustos ortasında 14,309 ‘a geriledi. Bu Amerika borsasının 1929 ile 19332 arasında maruz kaldığı düşüşten daha büyük bir gerilemeyi ifade ediyor. Bugün Japon ekonomisi , dibi görünmeyen bir kuyuya düşmüş gibi görünüyor. 1994 yılında Japon sanayi üretimi 1992 yılının %3 gerisindeydi. 1992-1995 yıları arasında Japon GSMH yılda ortalama olarak ancak %0,6 düzeyinde arttı. İşsizlik oranı sadece 16-24 yaş grupları arasında %6,5 düzeyindedir. 1997 yılında Japon ekonomisi ancak %1,1 düzeyinde büyümüştür.
Küreselleşmenin üç önemli aktörü olan ABD , Japonya ve Batı Avrupa ‘ya ait bu rakamlar, kapitalizmin global çöküşünü göstermektedir. Bu durumu , global bir süreç olarak karşılamak gerekir. Bütün tarihsel sistemler kendi yapısı içinde çelişkilerini de taşır. Çelişkiler kaçınılmaz olduğundan , her tarihsel sitem eninde sonunda kendi yaşama kabiliyetini zayıflatır. Bu yüzden tarihsel sistemlerin ölümleri kaçınılmazdır. Yalnız tek tek hayat çevrimleri bakımından bu yavaş işleyen bir süreçtir ve sistemlerin bu kaçınılmaz seyrini , herhangi bir çeşit gönüllü “ ileri doğru atılım” ile hızlandırmaları sınırlı bir ölçüde mümkündür. Çelişkiler belli bir yoğunluk düzeyine ulaştığı zaman ;tarihsel sistemin krize girdiği söylenebilir. Küreselleşme , dünya kapitalizmin, 1970’li yıllarda petrol şokuyla içine girdiği derin krizden çıkmak için ileri doğru yapmış olduğu umutsuz atılımı ifade etmektir.

GENEL BİR BAKIŞ AÇISIYLA KÜRESELLEŞMENİN TEMEL DİNAMİKLERİ
Bu gün yaşamakta olduğumuz global değişim , çeşitli açılardan etki eden bir çok faktör vardır. Bunların en başta geleni dünya ekonomisinin , üretim faktörleri boyutunda yaşana yapısal değişimlerdir. Faktör boyutunda yaşana değişimlerin en önemlisi “bilgi sektörü” diye yeni bir sektörün ortaya çıkması ve bu sektörün oluşturduğu “sembol ekonomisi” nin global ekonomide yeni dönüşümlere sebep olmasıdır. Sembol ekonomisini ortaya çıkaran ise , işlenmiş bilginin bu gün farklı bir içeriğe sahip olmasıyla , üretimin dördüncü bir faktörü olarak “entelektüel sermaye” diye adlandırılan yeni bir sermaye biçiminin gelişmesidir.

Küresel işletmeler:
Yapılan araştırmalara göre küreselleşme sürecinin en önemli dinamiği global işletmelerdir. Bu gün bu işletmelerin sayıları 27 binin üzerindedir. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Gelişme Komisyonu raporlarına göre, kendi ülkeleri dışında faaliyet gösteren çok uluslu şirketlerin satışları 1992 yılında 5,5 trilyon dolara varmıştır. Bu rakam 4 trilyon dolarlık toplam dünya ticaretini geçmektedir. Bu aynı zamanda , küresel işletmelerin , dünya özel sektör değerlerinin 1/3’ünü kontrol ettiği anlamına gelir. Bu şirketlerin dünya çapında dış yatırımları 2 trilyon dolara varmaktadır. Küresel şirketlerin en büyük grubunu 474 milyar dolarla ABD , 259 milyar dolarla İngiltere, 251 milyar dolarla Japonya oluşturmaktadır.

Teknolojik gelişmeler ve Bilgi Teknolojileri:
Teknoloji en genel anlamıyla bilginin ve bilye dayalı yöntemlerin herhangi bir işin yapılmasına uygulanması olarak tanımlanabilir. Bir işe uygulanan bilgi ve bilgiye dayalı yöntem o işin daha kısa zamanda yapılmasına olanak sağlıyorsa, bir teknolojik gelişmeden söz edilebilir.
Küreselleşmenin ikinci en önemli dinamiği , genel olarak teknoloji alanındaki gelişmeler, özel olarak da iletişim ve ulaşım teknolojisinin getirdiği yeni olanaklardır. Teknoloji alanındaki gelişmelerin en önemlisi bilgi teknolojisindeki gelişmelerdir.
Teknoloji tüm endüstriyel faaliyetlere uygulanan bilgiyi anlatmada kullanılan bir kavramdır. Ekonominin Küreselleşmesine hız kazandıran teknoloji , bu gün özellikle telekomünikasyon yardımıyla , küreselleşmenin en temel dinamiği haline gelmiştir. Küresel ekonominin en önemli sektörü olan finansal hizmetler, finans yada hizmetten çok , elektronikle iş birliği içinde doğal olarak , bugün sürece dahil olan teknoloji, iş gücü ağırlıklı bir teknolojiden , yüksek teknolojiye dönüşmüştür. Bu dönüşüm , doğal karşılanmalıdır. Yeni ürünler üretmek için yeni teknoloji gerekir. Günümüzde yeniliğin oranı ve hızı artmıştır. Ürünlerdeki yenilik oranı teknolojideki yenilik oranına bağlıdır. Teknolojilerin gelişecek ve giderek artan küresel niteliğinden ve kitle iletişiminin artan öneminden ötürü, yeni kültürel , yeni bildirimler yaşanmaya başlanmıştır. Bunlar bir ülkedeki enformasyon politikalarını , diğer ülkeler için önemli kılmıştır. Böylece enfo-gündem giderek küreselleşmiştir.
Bilgi ve iletişim teknolojisinin birbirlerini tamamlayıcı ve bağımlı bir şekilde gelişmesi , bilginin üretilmesi, bilgi akışının daha etkili bir biçimde olması, devrim niteliğinde yenilikler ortaya çıkarmıştır. Bütün bu yenilikler, küreselleşmeye temel dinamik sağlamış ve sürecin hızlanmasına katalizör etkisi yapmıştır.

Teknoloji Transferi:
Teknoloji iki yönden küresel ticaretin konusu olabilir. Bunlardan birincisi mal ticaretini geliştirmesidir. Teknoloji burada yeni malların bulunmasına ya da , mevcut olanların geliştirilmesine , daha düşük maliyetle ve kaliteli üretilmesine olanak sağlayarak dış ticareti geliştirici etkide bulunur: diğeri de doğrudan teknolojinin kendisi , uluslar arası ticaretin konusu olabilir. Teknoloji daha önceden tanımlandığı gibi , sadece somut alet değildir. bir işin nasıl yapılacağını gösteren teknik bilgi , beceri ve “know-how” lardan oluşan bir değerdir. Teknolojinin bu anlamda uluslar arası ticaretin konusu olması , onun yabancı bir firmayla lisans anlaşması yapmak , patent satın almak yoluyla transfer edilmesiyle olur. o halde , bir firmanın yenilik getirici bir teknolojiye ulaşmasını iki yolu vardır. Onlardan biri; yenilikleri doğrudan o firmanın kendisinin icat etmesi , diğeri de başkaları tarafından üretilen teknolojinin transfer edilmesi yada taklit edilmesidir.

Teknoloji Transfer Şekilleri:
Teknoloji bu gün üretimde rekabet üstünlüğü sağlayan temel girdi durumuna gelmiştir. Teknoloji üretmek için AR&GE (araştırma –Geliştirme) harcamalarına , önemli ölçüde kaynak ayırmak gerekmektedir. Ne yazık ki, bu oran ülkemizde beklenen düzeye ulaşmamış tır. Bu gün araştırma ve geliştirme giderlerine ayrılan kaynakların GSMH içindeki payı yüzde olarak Japonya’da 3, ABD’de 2,8 , AB ülkelerinde 2 dolaylarındadır. Bu pay Türkiye’de sadece %0,5 ‘tir. Teknoloji kullanımında dışa bağımlılıktan kurtulmak için AR&GE’ye ayrılan payın arttırılması öncelikli bir tedbir olarak görülmelidir.
Ülkelerin ve firmaların teknoloji transfer şekilleri, ya sermaye mallarına dönüşmüş olarak yada yalın biçimde ithal edilerek yapılmaktadır. Bunlar şu şekilde belirlenebilir;
Sermaye malları ithaliyle sağlayan teknoloji: Makine ve donatım ithalı yaygın bir teknoloji transferi yoludur. Bu gibi malların üreten bir ülke , aynı zamanda bunlara kendi tekniklerini de katmıştır.
Dolaysız sermaye yatırımları: küresel şirketler, sınır ötesi bir ülkeye yatırım yaparken , genellikle üretim teknolojisini de birlikte götürür. Dolayısıyla bu tür yatırımların, ülkede ihtiyaç duyulan alanlara yapılması, tercihen yerli , özel ve kamu işletmesi şeklindeki ortak girişimler (Jant Venture) şeklinde olması, ülkede teknoloji düzeyinin yükselmesi bakımından da uygun bir teknoloji transferi olacaktır.
Yalın biçimde teknoloji İthali:Henüz bir sermaye malına dönüşmüş olmayan teknoloji transfer edilmesi, bu gruba girer. Örneğin yabancı teknolojinin patentini satın almak , lisans anlaşmasıyla teknoloji kiralamak veya ücretli danışmanlık hizmetlerinden yararlanmak gibi yollar.
Bilimsel teknik bültenler ve yabancı bilim adamı değişimi programları: Üniversite ve çeşitli araştırma gruplarının yayınlarıyla , uluslar arası sempozyumlar ve ülkeler arası bilim adamı alış-verişi gibi yollar.
Teknik yardım programları: Az gelişmiş ülkelere verilen yardımların bir bölümü teknik yardımlar oluşturur. Bu tür yardımlar hibe şeklinde olabileceği gibi düşük bir ücret karşılığında da sağlana bilir. Teknik yardım , az gelişmiş ülke teknik personelinin eğitimi, belirli projelerin hazırlanmasında , uygulanmasında ve koordinasyonunda da danışmanlık hizmetleri sağlamak şeklinde olabilir.

Teknoloji Transferi ve Gelişmekte olan Ülkeler:
Teknoloji transferinde gelişmekte olan ülkelerin en fazla dikkat edecekleri hususların başında , bu ülkelerin yada , bu ülke firmalarının uygun teknolojiyi seçmeleri özellikle kendi yerel imkanlarına uygulayabilecekleri bir teknolojiyi transfer etmeleridir.
Gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaç duydukları teknolojiyi küresel işletmelerden karşılamaları, gelişmekte olan ülkeler açısından teknoloji ithalinden esnekliği arttırmış ve daha uygun koşullarda teknoloji seçimi olanakları doğurmuştur. Bununla birlikte , teknoloji transferi bu ülkelere , önemli oranda mali külfet getirmiştir.
Gelişmekte olan ülkeler açısından transfer edilen teknolojiyi kullanabilecekleri alanları ve transfer edilecek teknolojiyi tespit etme yöntemlerini şu şekilde belirleyebiliriz.
- yeni ürün ve süreçlere yönelik araştırma yapmak:Araştırma faaliyetleri , teknoloji alanındaki yayınları takip etme , ticari ve teknolojik fuarlara katılma gibi pasif faaliyetlerin yanında , alternatif ürün ve süreçleri , deneme gibi aktif faaliyetlerde bulunma.
-Ürün süreçleri yerel koşullara uyarlamak :Transfer edilen teknolojinin ülke ve firma koşullarını uygun bir duruma getirilmesi için yapılan çalışmaları içerir. Bu faaliyetler genellikle ülkenin girdi niteliğinden , çalışanların niteliğinden ve yerel piyasa durumlarından etkilenir.
-Yeni ürün ve süreç geliştirmek: bu aşamada yeni ürün ve süreç geliştirmenin , firmaya özgü bir nitelik taşıdığını belirtebiliriz. Firma için yeni olan bir süreç yada ürün ülke ve sanayi için yeni olmayabilir.
-Temel Araştırma yapmak: gelişmekte olan ülkelerinin temel araştırma faaliyetleri oldukça düşüktür ve yapılanların da basit nitelikte araştırma faaliyetleri olduğu söylenebilir.
SERMAYENİN ULUSLARARASILAŞMASI VE VATANSIZ PARA
Son yirmi yılda ortaya çıkan , bu arada belli bir mekan olmadığı gibi, hiçbir denetime bağlı olmayan para olarak tanımladığımız küresel para piyasası , döviz işlemleri küresel bonolar, master cardlar, eurojen ve paranın yeniden paketlenip satılmasına olanak veren ve gittikçe artan miktarda yaratıcı ve spekülatif araçlardan oluşmaktadır.
Günümüzde hiçbir merkez bankası , para akımlarını kontrol edememektedir. Sadece belli bir ölçüde etkileyebilmek için faiz oranlarını yükseltip alçaltmaktadırlar. Ama paranın akımında siyasal etkenler de faiz oranları kadar önemlidir.
Finans alanında , dünya çapında özgürlüğün sağladığı olanaklarla , dünya finans sanayiinin iş hacmi , geçen on yıl içinde patlama gösterdi. 1985’ten bu yana , döviz ve uluslar arası menkul değerler alım satımından elde edilen kar, on kattan daha fazlaydı. Dünyada küreselleşme hareketlerini başlatan ve global aktör olarak adlandıracağımız “merkez”in büyük gücünün kaynağı “finans” kaynaklarını elde tutması ve “finans piyasaları” na egemen olmasıdır.
Özetle dünya ekonomisinde banka sermayesi giderek büyüyor. Bunun nedeni , merkez ülkelerde üretken yatırımların karlılığı , düşük olduğu için ,mali sermaye spekülasyona sıkışarak genişledi. Ve sermaye hareketleri küreselleşmeye başladı. Küreselleşme sürecinde ekonomik büyümeye paralel olarak , krediye olan talep arttıkça mali sermayenin gücü de arttı. Bu güç kendisini sadece ekonomik alanda değil politik-siyasal alanda da hissetmeye ve global aktör olarak rol oynamaya başladı.

TOPLUMSAL DEĞİŞİM VE TOPLUMSAL DEĞİŞİMİN TARİHSEL AKIŞI
İnsanlık tarihinin başlangıcından günümüze kadar kendine özgü değişkenleri ve parametreleri olan farklı toplumsal örgütleniş ve yaşam biçimine dayalı , uzun yürüyüşünü geride bırakarak günümüze gelmiştir. Bunlar sırasıyla daha çok doğa ve avlanmaya dayalı bir yaşam biçiminin egemen olduğu ilkel toplum , arkasından tarım toplumu, sonra buhar gücünün sanayide , insan kas gücünün yerine ikame edilmesiyle ortaya çıkan ve mekanizasyona dayalı sanayi toplumu ve nihayet bilginin başlangıçta aletlere ve süreçlere , sonra da kendisine uygulanmasıyla ve bilginin üretimin önemli bir kaynağı olarak ortaya çıkmasıyla oluşan bilgi toplumu.

Tarım Toplumu ve Tarım Toplumunda Sanayi Toplumuna Geçiş:
AlvinToffler’in “birinci dalga uygarlığı” olarak betimlediği tarım toplumunun verilerinin yaygın olduğu dünyada , insanlar “ilkel” ve “ uygar” olarak ayrılmaktadır. İlkel olarak adlandırılanlar tarım devrimiyle karşılaşmamış, küçük kabileler halinde yaşayan ve avlanarak ,toplayarak hayatlarını sürdüren kimselerdi. “Uygar-dünya” ise bunun tam tersine , toprağı işleyerek ve yerleşik bir hayat yaşayan çoğunluğu temsil ediyordu. Tarım nerede başlarsa , uygarlık orada ortaya çıkıyordu.
Sanayi döneminde ortaya çıkan uygarlıkların tümünde , otoriter bir yönetim anlayışı vardır. İnsanların toplum içindeki yerini soylular belirliyordu. Tüm ilkel örgütlenme biçimlerinde merkeziyetçi olmayan bir ekonomik yaşamdan söz edilebilir. Denizleri aşan ticari topluluklar, büyük bir sulama sistemi çerçevesinde örgütlenmiş, oldukça merkeziyetçi krallıklar bulunuyordu. Tüm bu farklılıklara karşın , değişik uygarlıkların hepsini tek bir olgunun , birinci dalgayla yayılan tarım uygarlığının özel uygulanış biçimleri olarak görmek yanlış olmaz.
Sanayi devriminin arkasında yatan sebebin 15.ve 16. Yüzyıllarda deniz aşırı keşifler, 17. Yüzyıldaki bilimsel devrim ,dinde reform hareketleri veya doğrudan Protestanlık tarafından uyarılan “kapitalist ruh” olmadığını belirten Habsbawn sanayi devriminin temelinde deniz aşırı sömürgeler ve az gelişmiş pazarlar üzerindeki yoğunlaşma ve bunları kimseye kaptırmamak için verilen başarılı bir mücadelenin yattığı ileri sürülmektedir.

Sanayi Toplumunda Değişim ve Başlangıç Toplumuna Geçiş:
Sanayi devrimi, James Watt’ın 1765 buhar makinesini bularak, bunun enerji kaynağı olarak yeni teknolojilerin üretiminle ilgili olarak ekonomik alanda artan ölçüde kullanmasıyla başlamıştır.
Sanayi toplumuna geçişle birlikte , evlerde el sanatlarına dayalı üretim anlayışı yerini fabrikalarda “kitle üretimine “ bıraktı. Bu bireyin ilk kez , eviyle iş yeri arasındaki mesafenin ortaya çıkması anlamına geliyordu. Hızla gelişen ve büyüyen kent yaşamı aile yapılarının da giderek küçülmesine “ çekirdek aile” dediğimiz aile biçimlerinin doğmasına neden oldu. Özellikle sanayide çalışan kesime dayalı yeni “sınıf biçimi ve bilinci” ortaya çıktı. Sınıf bilinci sendikal hareketlerin ve yeni ideolojik akım