YAZILANLARI OKURKEN YAZILABİLECEKLERİ YAŞAMAK - Nazife ÇİFÇİOĞLU

YAZILANLARI OKURKEN YAZILABİLECEKLERİ YAŞAMAK - Nazife ÇİFÇİOĞLU başlıklı konu, Edebiyat / Deneme, Hikaye forumunda konusuluyor.
YAZILANLARI OKURKEN YAZILABİLECEKLERİ YAŞAMAK - Nazife ÇİFÇİOĞLU “Anlatılanlar bir hayâlin arta kalanlarından yakalanabilmiş olanlardır ” Şemay’ı geceyarısı ateşler içinde inlerken görünce telaşlandılar “İnme indi” dedi Nadîma dövüne dövüne “Dedemin dedesinin ilk karısından olma kızı gibi mi?” diye sordu Meyra “Evet ...

Dewforum.İNFO  


Geri git   Dewforum.İNFO > Kültür - Sanat - Tarih - Biyografi - Şiir > Edebiyat > Deneme, Hikaye


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama
Alt 01-13-2010, 05:25 PM   #1 (permalink)
Üye
 
LHEDER - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2010
Mesajlar: 4.522
İtibar Gücü: 5
LHEDER will become famous soon enough
Standart YAZILANLARI OKURKEN YAZILABİLECEKLERİ YAŞAMAK - Nazife ÇİFÇİOĞLU

YAZILANLARI OKURKEN YAZILABİLECEKLERİ YAŞAMAK - Nazife ÇİFÇİOĞLU


“Anlatılanlar

bir hayâlin arta kalanlarından

yakalanabilmiş olanlardır


Şemay’ı geceyarısı ateşler içinde inlerken görünce telaşlandılar “İnme indi” dedi Nadîma dövüne dövüne “Dedemin dedesinin ilk karısından olma kızı gibi mi?” diye sordu Meyra “Evet evet” diye başını salladı korkuyla Nadîma “Evet evet Vah vah! Vahlar bana! Babamın dedesinin ilk karısından olma kızı Nayşin gibi Nayşin’in feryadını duyan ölene dek bir daha kulaklarından silip atamamış Nayşin’in başına gelenler dilden dile dolaşmış Bütün İstanbul aylarca onu konuşmuş Her evin odasında Nayşin anlatılmış geceleri Her kız çocuğu Nayşin ile uykusundan feryad ile uyanmış Vah vah! Vahlar bana!”


Nadîma böyle dövünürken dağ eteğinde büyük bir evde yaşayan doktora o vakit haber verdiklerinde bir sokak lambaları uyanıktı, bir de gece gece uyku tutmayanlar Deniz hiç olmadığı kadar durgundu “Bu gecede bir haller var” diye fısıldıyordu pencerelerden içeri süzülen rüzgar, sahibi uykuda kulaklara Tıpkı 1821 yılının hoş bir mayıs gecesinde olduğu gibi Zünnarının gerisine bir şişe zehir gizleyip karanlık sokaklarda padişahın gece gözlerine bile görünmemeye çalışarak bir kapının ardına kayıveren hallice göbekli adam, mühim bir iş üzerindeydi O gece her şey sükût halinde iken, gizli bir belge o evden alınıp bir ulak tarafından Tatar topraklarına doğru yola koyulmuştu Bu ulak Şemay ve Meyra’nın dedesinin dedesi Kamburizade Fettah efendi idi Üzerindeki yıpranmış dülger kıyafeti ile ne kadar özel bir görevle yolda olduğunu gizlemeye çalışmıştı İç cebinde murassa kakmalı hançeri, ayak bileğinde keskin ağızlı bıçağı gerektiğinde onu korumak için bekliyordu Boynundan aşağı keten iple sarkıtılmış bir bez parçasının içinde Osmanlı mührü durmaktaydı Bu mühür varacağı yerde karşılaşacağı kapılarda bir anahtar hükmü taşıyacaktı


Fettah efendi atını dörtnala sürüyordu Alnında biriken terler hem hızından, hem görevinin ağırlığından, hem bir işe yarıyor olmanın verdiği heyecandandı Belge salimen varmalıydı varması gereken yere Aklında bin çeşit düşünce yol boyu hanlarda konakladı Yarı uyur, yarı uyanık hali ile çevresinde olanı biteni göz hapsinde tutup en ufak bir hareketi bile kaçırmamaya çalışıyordu Masasına oturan “nereye böyle?” diye soruyordu sırf âdet yerini bulsun diye Fettah efendi her seferinde “yolun götürdüğü yere” diyordu gülerek Memleketin toprağı boldu çok şükür Padişahın emniyeti her yanı sarmış; gezmeli, görmeli, öğrenmeli, bilmeli Sohbetin kıvamı arttıkça vakit geceyi vursa da farketmiyordu Fettah efendi’nin yolculuklarında öğrendiklerinden biri insanların konuşmayı çok sevdiği idi Onun gibi birisi içinse çoğu zaman dinlemek yol gösterici, konuşmak tehlikeli olabilirdi Bunu iyi bilirdi Fettah Efendi Bu yüzdendir ki çok konuşur görünüp konuşturmayı pek becerirdi


Şemay günlerce yatağında inleye inleye kendinden geçti, başucundakileri de kendinden geçirdi Henüz on-yedisinde bu gençkız tıpkı Kamburizade Fettah efendi’nin ilk karısına benziyordu Yani Fettah efendi’nin hayatının değişmesine sebep olan Jimal’e Onun kadar beyazdı teni Onun kadar sarıya çalan kumral saçları omuzlarının üzerinde havalanıyordu Lacivert gözleri onun gözleri kadar yürek çalıyordu Bir Tatar güzeliydi işte Şemay da Aynı iniltili geceleri yaşamış Nayşin ise tıpkı babası gibi kara kaşlı, kara gözlü, kömür saçlı bir endam idi İstanbul’un Boğaz’a nazır yalılarından birinde yine bir gece yarısı ateşler içinde yanmaya başladığında en müstesna hekimlerin ellerine bırakıldı, yetmedi ecnebi memleketlerden en has ilaçlar getirtildi Buna rağmen Nayşin alevlere batıp batıp çıktı günlerce “Nesi var?” sorusuna hekimlerin verdiği tek cevap ise “Allahu eğlem” oldu

Şemay’ın kaç göbek gerisinde kalmış bir akrabaya benzer hastalığa tutulması annesi Nadîma’yı garip bir telaş içine sokmuştu Meyra’ya durmadan “falcılar bulun bana” diyor, pencerenin ardından okuyup okuyup yollara üflüyordu: “Kış kış da kış kış, kış kış da kış kış” Üflüyordu ki varsa kötü ruhlar çekilip gitsinler evinin barkının üzerinden Ceddi ehl-i beyt’e dek uzansa da, Nadîma oldu bitti hurafelere takılı kalmaktan kurtulamamıştı “Ne kadar bâtıl varsa şu dâr-i âlemde elhamdülillâh bilirim, bilirim de ona göre davranırım” der dururdu herkese

Fettah efendi yolda başına neler geleceğini bilmeden konaklaya konaklaya, etrafını dört gözle yoklaya yoklaya, emaneti de itinayla koruya koruya, bir de dilindeki hamd ü sena’yı tekrar ede ede ilerliyordu Tatar topraklarına gitmişliği yoktu Lakin pek emin bir ulağıydı sarayın Gözü kara, bileği sert, tuttuğunu koparan bir yiğitti işte Öncesinde Endülüs’e, Besarabya’ya, Mezopotamya’ya, Memleketeyn’e, Mısır’a ve daha birçok yere gitmişti vazife icabı Arap dilini ana dili gibi bilir, ecnebileri bile ecnebi olduğuna inandırabilirdi Yeteneği bol bir delikanlıydı velhasıl Kuzey doğuya doğru yola çıkmadan önce, “iklimi sert yerlerden geçeceksin” demişlerdi kendisine Ruslarla da karşılaşmaya hazır olmalıydı Bir de çapulcular, yankesiciler, yağmacılar, kara yüzlü adamlar çıkabilirdi karşısına Her bir şeyi demişlerdi demesine de fettan bakışlı dilberlerden hiç bahseden olmamıştı Bir Tatar dilberinin onun hayatını nasıl değiştirebileceğini nereden bilebilirdi ki


Nitekim Fettah efendi yolculuğunun on-altıncı gününde, bir dere kenarında su içerken küçük bir çocuğun yanında belirip fısıltıyla “çok yakındalar, her an gelebilirler” dediğini duydu Tam “kimler?” diye soracaktı ki Azerî çocuk çalıların ardında kayboluverdi Fettah efendi’nin bu uyarının boş yere olmadığını düşünmesi bir felaketi engellerken, gizlenecek bir yer bulabilme şansına sahip olması ile de kıl payı kurtuldu Kara giysili adamlar, kara tavırlarını takınıp bir gölge gibi dolaştılar Bir şeyi bulmadan yitirmiş olmanın esefiyle söylenerek Fettah efendi’yi de göremeden kaybolup gittiler Atlattığı kaçıncı vartaydı bu Belli ki verilmiş sadakası vardı Zaptiye amiri Berkeli Necah hep böyle derdi ona “Sen doğuştan şanslı olanlardansın azizim, sadakanı dağıtan belâların gözünü kör etmiş sana karşı” Fettah efendi belgeyi yerine ulaştıramama korkusuyla bir an titredi kara adamların arkasından O vakit neler olmazdı ki Tüm planlar boşa çıkar, yüzlerce insanın hayatı noktalanırdı Bu yüzden Fettah efendi vazifesini kusursuz gerçekleştirmeli, kimsenin canı yanmamalıydı Ancak bir ufak ayrıntı sebebiyle maalesef hiçbir zaman belge yerine ulaşamadı Bunun bedeli birgün mutlak surette ödenecekti


Fettah efendi Tatar topraklarına vardığında kızıl bir ok ile atından düşürüldü Henüz on-altısında bir Tatar kızı olan Jimal, arazilerine giren bu yabancı zâtı tereddütsüz yere sermeyi istemiş, aklınca bir ceza verebileceğine inanmıştı Dudaklarının ucuna kondurduğu “seni de devirdim” ifadesinin kıvrımı güzelliğine ayrı bir çekicilik katıyordu “Oh olsun sana!” diye mırıldandı Böylece Kamburizade Fettah efendi’nin Osmanlı’ya ettiği sadık bağlılık yemini ile üzerine aldığı vazife de kendisiyle birlikte yere düşmüş oldu Kızıl ok sırtında, boylu boyunca uzandığında tüm bilincini yitirmiş, gözleri yuvalarından fırlamış, bedeni derin bir uykuya kayıvermişti Jimal yayını yere bırakıp düşmanının üzerini yoklamaya başladığında Fettah efendi’nin sahip olduğu her şeye kolayca el koydu Hiçbir şeysiz öylece kalakaldı Fettah efendi Arkadan gelen bir oka karşı hiçbir hançer, hiçbir bıçak fayda veremezdi


Jimal onu bıraktı ve gitti Akşam çökmek üzereydi Serin bir dağ esintisi ağaçların arasında dolaşırken yerdeki yabancıya dokunmamayı tercih etti Kan taşların üzerinden akıp toprağa ulaştı Fettah efendi bir rüyada gezintideydi o sıra Önce bulutların üzerine çıktı Oradan yıldızlara geçti Ay ile sohbet ardından Kaf Dağı’nın Anka’sına uğradı


“Bana bir haller oldu” dedi Fettah efendi Anka oturduğu altın dalın üzerinden uzun uzun ona bakıp “Nerelerdeydin?” diye sordu “Yoldaydım” dedi Fettah efendi “Boğaz’ın mavisinden çıktım yola, dağ yamaçlarının yeşiline vardım Derken düştüm


“Sonra?” diye sordu Anka Sakince devam etti Fettah efendi “Sonra, düştüğüm yerden kalkmaya çalıştım Toprak beni içine çekmek için çabaladı Ayaklarımı aldı önce

“Sormadın mı niye?”

“Konuşamadım Dilimi bağlamışlardı urganla Çözemedim Vazifeliyim ben Anka Söyle çekilsinler yolumdan

“Hiç yandın mı?” diye sordu Anka

“Yanmadım” dedi Fettah efendi

“O halde yan da gel


Jimal, ay nurdan top misâli en dolunay hâliyle göğe yerleşip de hayatın uykuya çekildiği vakit geri gelerek Fettah efendi’yi ahşap bir kulübeye taşıttı Yumuşak bir yatağa yavaşça yüz üstü yatırdılar Kan damlıyordu Kan damlamaya devam ediyordu Her damlada can biraz daha çekiliyordu bedeninden Kızıl ok dimdik duruyordu sırtında Bir yolunu bulup, hâl edip çıkardılar onu saplandığı yerden Kan durmak bilmiyordu Her şey kana bulanmaya başlamıştı Yatak, çarşaf, yer, toprak, hava, su, Jimal, adamlar ve Fettah efendi Kan kokusu ağırdı, kan kokusu bulaştığı yerden çıkmazdı, kan sebebi hiç silinmezdi Jimal günlerce ok sapladığının başında küçük bir Osmanlı mühründen dolayı bekledi


Fettah efendi ilk olarak Jimal’in gözlerini gördü Öyle bir lacivert ki alev alevdi O günden sonra uzun bir süre başkaca da bir şey görmedi Aşkın eline düşmüş biçarelerden farksız, bir güzelliğe meftûn günler birbirini kovaladı Unuttu Fettah efendi nedenlerin cümlesini birden Neden yola çıktığını, neden oklandığını, neden sağaltıldığını, neden hoş tutulduğunu, neden var olduğunu, neden olduğunu, neden


Bilinmez kaç zaman sonra; belki üç ay, belki de beş Jimal’i eş aldı kendisine Eş oldu ona bir de Tatar topraklarında, bir Tatar konağında, bir Tatar kızına sevda türküleri yaktı Anka’yı ancak Jimal’i, kızı Nayşin’i dünyaya getirirken kaybedişinde hatırlayabildi İşte o an yandı Fettah efendi Toprağa diz vurup avuçladı toprağı, tırnakladı Okuyla vurulduğu Jimal’in yokluğuyla vurulmak daha bir acı geldi Çaresizlikten mi, geri dönülmezlikten mi, zamanı yakalayabilememekten mi Fettah efendi gözleri göğe mıhlanmış kalakaldı Birşeyler yapmak, birşeyleri incitebilmek, birşeyleri acıtabilmek, birşeyleri koparabilmek için yana yöne saldırdı Ağaçları devirdi bir bir, yetmedi çiçekleri yoldu bütün bahçeyi kaplayan, yetmedi odunları parçaladı kocaman bir baltayla, yetmedi her uçan kuşu vurdu düşürdü yere, yetmedi saçlarını yoldu, yetmedi buz gibi sulara dalıp soğumayı bekledi saatlerce, yetmedi bağır çağır ağladı; yetmedi hiç bir şey yetmedi


Baktı ki olmuyor Baktı ki unutmaya çabalamak daha bir canlı tutuyor acıyı, alevlendiriyor daha bir Uykusuz gecelerin sabaha çıktığı günlerden birinde apansız; oklandığı gün üzerinden çıkan hançeri, bıçağı, artık ehemmiyeti kalmayan mühim belgesi ve Osmanlı mührünü sandıktan aldığı gibi yasını sona erdirdi Hışımla Öfkeyle Hırsla Kızgın, acılı, sert ve haşin Nayşin o vakit kırkını yeni geçmiş bir bebekti Bakıcısının kollarında baba memleketi Dersaadet’e doğru yola koyulduğunda on-yedisinde mutluluğu ateşli bir hastalıkla gölgelenecek, dünyaya gelmiş sıradan insanlardan sadece biri olarak Boğaz’ın mavi akıntısına narin bedenini bırakıverecekti Beylerbeyi mevkiinden İşte o gün Fettah efendi yaşanmışların hiç olmamış gibi silinip gittiğini anlayacaktı Sanki hiç Jimal olmamıştı, sanki hiç Nayşin doğmamıştı Bir sürü “sanki” hayatı anda rüyalık kılıveriyordu Fettah efendi bir kez daha yandı Bu kez yokluk alevinin içinde kaldı Ne buz gibi sular yangınını soğutabildi, ne toprak Yine Anka’yı hatırladı “Ne kadar çok ‘yanmak’ varmış” dedi “Ne kadar azmışım” dedi “Ne kadar yalanmışız” dedi Gelenin nereden geldiğini ve gidenin de nereye gittiğini ilk kez belki de düşüncelerine misafir etti “İnsan tek başınaymış aslında, tek başına taşırmış kendini aslında” diye yüreğinin en müstesna köşesine işledi


O gece Fettah efendi’nin 1821 gecesi başlayan görevini bihakkın yerine getirmemesine binaen üç muhafızın baskınına uğradı yaslı yalı Neredeyse sürüklenerek dışarı çıkarılan Fettah efendi gizlice, hiçkimsenin bilmediği dehlizlerle dolu karanlık yeraltı zindanlarından birine atıldı Dersaadet’in güzelliğine vurgun gözler, bu Dersaadet’in korkunç yüzüne tanık olmayı hiçbir zaman dilemezdi elbet Dârulemân’ın bir başka manzarası da buydu Hataların telafisi gerekti, yoksa emîn olunacak yer kalmazdı O karanlık gecenin üzerinden tam yirmi koca yıl geçti Lakin Fettah efendi’nin yalıda kalan aile efradından hiçbiri bu yirmi yıl süresinde ondan hiçbir haber alamadı Gidenlerin dönmediği gerçeği, o gece Kamburizade’lerin yüreğinde yer edindi Üstelik gitmeler bir başladı mı artık durdurmak mümkünsüzleşiyordu Fettah efendi’nin ikinci karısı Gülfeda, kahverengi dantelli cilbabını üzerine geçirip ara sokaklardan birine bir başına dalmış, bir daha da geri dönmemişti Araştırıldı, soruşturuldu, dört yana elçiler yollandı; kapıya gelen bohçacılara, dağ köylerindeki falcı kadınlara danışıldı; birçok türbeye bez bağlandı, adak üstüne adak adandı; Gülfeda’ya ulaşılamadı Kimi dedi “söz meclisten dışarı” olmuş bir aşifte Kimi dedi “aman düşman başına” gözü ecnebilerde imiş, sebep oldu mahpusluk kaçıverdi Kimi dedi “Allah vermeye” aklını peynir ekmekle yedi, kurda kuşa yem oldu Kimi dedi “günahı söyleyenin boynuna” limandan dev bir sefineye binip denizler ötesi memleketlere vardı da bir gâvura yamandı Laf laf üstüne bindi, cümleler konuşanın defterine bir bir işlendi, kimse gerçekleri hiçbir vakit öğrenemedi Bir tek ardında bıraktığı yeni doğmuş bebesine ad olup üzerinde kaldı: “Gülfeda’nın Metrûk


Gülfeda’nın Metrûk yirmisine vardığında Kamburizade Fettah efendi karanlık zindanlardan şerhsiz salıverilmiş, yine bir gece nasıl alındı ise evinden, öylece geri getirilip atılıvermişti Bir rivayete göre Baba Cafer’de, bir rivayete göre Kurşunlu Mahzen’de, bir başka rivayete göre ise Sintine’de yatmış bunca yıl Aklı yerinden oynamış, şekli şemaili kaymış, saç sakal birbirine karışmış; Fettah efendi artık ihtiyar bir meczûb olup çıkmıştı Bir “ne” idi isim koyana, sıfat yakıştırına aşk olsun Çok yaşamadı, ağzından tek kelam çıkmadan send-i musallaya yatırıldı Kabri Eyüp’te, başucunda “Elfâtiha” yazılı


Nadîma Şemay’ın bahtının açık olması için dualar ederken geçmişte yaşanmış ne kadar kötü varsa aklından geçiriyor; hepsinin orada, tarihin sayfalarında uykuda kalması için avuç açıp; sabahtan akşama, akşamdan sabaha; her müezzin minareye ezan okumaya çıktığında; her kerahet vaktinde ve her kulağı çın çın çınladığında yalvarıyordu Ona göre kötünün kapısı bir açıldı mı silsilenin önünü kesemiyordu insan “Nazar var bu kızda” diyenlere kulak verip mavi boncuklar döşeniyor; sabah akşam tütsüler yakıyor; kurşun dökmeye gelen kadınların ardı arkası kesilmiyordu Meyra annesini bu bâtıl tavırdan kurtarmaya çok çalıştı ise de bir türlü başarılı olamadı Şemay’ın sararmış yüzüne bakıp bir çare bulmayı denedi uzun süre Sonunda Nadîma’nın mum yakmaya gittiği bir sabah, Şemay’ı özel bir araçla “yeşil çam ormanı kliniği”ne doğru yola çıkardı Nadîma güneş tepeye tırmandığında eve dönünce ceviz komodinin üzerine bırakılmış küçük bir notla karşılaştı: “Şemay ve ben bir süre uzaklarda olacağız Bizi merak etme lütfen


Nadîma notu bir kere daha okudu “Olamaz!” diyerek yeniden okudu “Nasıl olur!” feryadıyla bir daha okudu Okudu ağladı, okudu ağladı Kızdı, bağırdı, dövündü, inledi, kendinden geçti Fakat Meyra’nın ne kadar sert, keskin, kesin ve kararlı olduğunu iyi bilirdi Şehrin her taşını kaldırsa onlara ulaşamayacağının farkındalığından bir köşeye kıstırılmış hissine kapıldı Nefes alamadı bu çıkmaz yüzünden Yıllar önce geçirdiği guatr hastalığından kalma bir ayrıntıydı bu Ne zaman eli kolu bağlı kalakalsa bir nefessizlik hali baş gösterir, sık sık soluk alıp vermeye başlardı Haylice sakinleştirici yuttuktan sonra yatağına bıraktı gergin bedenini Uykunun açacağı kapılardan girip bir parça ferahlık arayacaktı kendisine Ferahlık ki Nadîma’nın bir türlü yüreğine tattıramadığı bir erişilmezdi


Gülfeda’nın Metrûk bir dolu insanla birlikte yalıda geçirdiği annesiz ve babasız yirmi yıl boyunca hem var, hem yok idi Tıpkı bir hattatın zarif yokluğu gibi Konuşmamayı tercih etmiş, elini kaleme bağlamış, hat ile kelamı seçmiş ince bir delikanlı olarak, gözlerini hayata çevirmekten hep çekingen Metrûk, mürekkebin hata kabul etmez sertliğiyle mücadelede pek başarı gösterince dikkatleri celb etmişti O yıllar artık kitabın çok da kıymet görmediği yıllardı, lakin Metrûk karşılaştığı her kitabı kendi eşsiz hattıyla yeniden kopyalıyordu Babası Kamburizade Fettah efendi, yıllar boyunca gittiği her memleketten kitaplar yüklenir gelir, birini bile açıp okumadan raflara itinayla dizerdi İşte bu garip kitap toplamaya alâka, gün gelip Metrûk’un sanatını ortaya çıkarmak için bekliyordu Kimsenin kendisini görmediği büyük yalıda, yalnızlık Metrûk’e geniş kitaplığın kapısını açıverdi henüz on yaşında iken Yeni bir dünya keşfettiğini çok sonraları anlayacaktı Metrûk Ve kurtuldu karanlıklar içinde yaşamaktan Ve kurtuldu unutulmuşluğun hep acıtan yanından Yaptığının ne kadar doğru ne kadar yanlış olduğunu bilmeden, yanlış ise kim için yanlış olabileceğini bile farketmeden Villon’un şiirlerinden başlayın da Avicenna’nın felsefe üzerine yazdığı her cümleye kadar; Binbir Gece Masalları’ndan tutun da, Tutînâme’ye kadar; her ne geliyor ise hatırınıza, her şeyi yeniden temize çekmeye ya da kopya etmeye başladı kendi üslûbu ile Şah u Geda, Mahzenül-esrar, Gülşen-i envar, Gül-ü bülbül, Tuhfetüs’-Sürûr, Şerefnâme, Câmiü’t-Tevârîh, Poetika, Candide Risale’ler geçti elinden, mesnevî’ler, aşk öyküleri, çocuk masalları, her dilden öğüt, her dinden metin; ağıtlar, destanlar, hatırat ve garbın yeni tavrıyla yazılmış acayip romanlar Metrûk hayatın bile bir köşede unuttuğu bir terkedilmiş iken dev bir kütüphane gibi doldu da doldu Birgün bütün biriktirdiklerini aktarmak zorunda kalacak ve kendi cümlelerini kurup kağıtlara dökecekti

Meyra bir dolu doktora danıştıktan sonra aldığı net karar ile Şemay’ı kurtarma çabalarına “yeşil çam ormanı kliniği”nde devam etmek için uzun bir yolculuk hazırlığı yapmıştı gizli gizli Klinik, adından da anlaşılacağı üzere, çam ormanıyla kaplı bir dağın güneye bakan yamacının en düz çayırlığına kurulmuş, bir kür merkeziydi Şehrin her tür kirinden uzak; dinginliğin, saflık ve temizliğin ve dahi sıhhatin barındığı bir arınma, bir rahatlama, bir kendini bulma mekanı olarak da tanımlanabilirdi Kim olsa orada bulunma arzusuna kapılırdı O denli cazip ve çekici ve alımlı kılınmıştı klinik Rahat, duru, emin


Yola çıktıkları sabahın ertesi günü araba kliniğin kapısına yanaştığında Şemay hiçbir şey bilmez vaziyette kesik kesik inlemelerine devam ediyordu Ateşi otuz-dokuz buçuk derecenin altına hiç düşmüyor, belli aralıklarla ateş düşürücüler vermek zorunda kalıyorlardı Onu bu duruma getiren neydi? Meyra’ya göre bu, nazara bağlanacak kadar basit bir hastalık değildi İstanbul’daki doktorlar tüm incelemelere rağmen bir sonuca varamamışlar, “işin bir de psikolojik boyutunun tahkiki” notunu düşmüşlerdi On-yedi yaşında bir kızın psikolojik sarsıntısı bedenini bu derece yıpratsın, Meyra akıl sır erdiremiyordu Kendi on-yedi’sini hatırlamaya çalıştı, fakat böyle bir karşılaştırma yapması neredeyse olanaksızdı Şemay ve Meyra aynı batından doğma iki yabancı gibiydiler Hiçbir benzer noktaları yoktu Saçlar, gözler, duruş, bakış, tavır, karakter, ses, ton, renk, tarz ve daha bir sürü ayrıntı neredeyse onlara “siz kardeş değilsiniz” şeklinde vurgu yapıyordu “Herneyse” diyerek Meyra tüm düşüncelerini aklından atıverdi Şemay’ı odasına yerleştirdikten sonra, yapılması gereken tüm işlemlere hiç zaman yitirmeden başlandığında, Meyra için de iyi bir dinlenme döneminin kapıları açılmış oldu


“Yeşil çam ormanı kliniği”nde iki odadan oluşan küçük bir daire onlara verilmişti Klinik kondiminyum tarzında oluşturulmuş, hastalara hastahane havasını yaşatmamak amacı önem kazanmıştı Dairelerindeki odalardan biri Şemay’ın, diğeri de Meyra’nındı Klinikte kaldıkları süre boyunca Şemay’ın tüm bakımı klinik doktor ve hemşirelerine ait olduğundan Meyra kızkardeşine sadece arkadaşlık etme rolünü üstlenecekti O da bütün zamanını yanında getirdiği bir yığın kitabı okumakla, ormanda dolaşmakla, yanından ayırmadığı defterine notlar almakla, kara kalem çalışmakla geçirmeye başladı Bu arada Şemay en iyi şekilde bakıma alınmıştı

Günler hızla geçti Nadîma Boğaz’a bakan salonun penceresine karşı kurulu koltuğunda kızlarından haber beklemeye devam ediyordu Meyra’ya karşı kurduğu hiddet cümleleri her geçen gün biraz daha azaldı Sonunda, tam gidişin yirminci gününe tekabül eden zamanda, Nadîma’da hiddetten eser kalmadı Annesi Asımgiller’den Zîfeşan Hanım “hiç konuşma tüm öfkenin kendiliğinden söndüğünü göreceksin” derdi kızına her zaman “O hep haklıydı” diyerek validesinin ardından bir Fâtiha okudu Nadîma Daha otuz-sekiz’inde bu kaybedişi kabullenemedi Herkesin hürmetle elini öptüğü Zîfeşan Hanım’ın yokluğunu omuzlayamadı Bir boşluktu ondan kalan Doldurmak lazımdı boşlukları içine düşmemek için Düşerse çıkamazdı Nadîma Bu yüzdendi karanlığını başka bir renge boyamaya çalışması Ama hiçbir rengi tam olarak tutturamadı Bir renk karmaşası çıkınca ortaya Nadîma daha da karıştı Bu karışıklık onun hayatının her kesitine hızla yayılınca durumda ciddi anlamda bir vahâmet belirdi Her bakan göz ondan korkmaya başladı Ziyaretçiler azaldı, dostlar bir bir çekildi, saksıda çiçekler soldu Çok severdi annesini Nadîma Her çocuk annesini severdi elbet de, Nadîma bir başka severdi sanki Mütebessim yüzü bir başka aydınlıktı ona göre Ayak bileklerine kadar uzanan bol elbisesi asâletine asâlet katar, her adımında ağırlığının farkı hissedilirdi Kızı Nadîma’ya her fırsatta ince öğütler vermeye çalışırdı Zîfeşan Hanım bir keresinde “insan hayat boyu çok şey kaybediyor” demişti “Kazandıklarımız kaybettiklerimizden çok daha fazla olsa da, hep kayıplarımızın acısıyla yaşarız Mutluluğun izi derin değil de ondan Unutuyoruz Ya da acılarımız kadar sık hatırlamıyoruz” Nadîma hayatı dramatize etmeyi bir huy edindiğinden mutsuzlukla ömür geçirmeyi seçmişti kendisine Belki de annesinin dediği gibi hatırlayacak çok acısı olsun istiyordu o İnsan hatırladıkça da acı çekiyordu sonuçta


Nadîma’nın bir büyüğü Hafîz, kırk yaşında iken bir araba kazasında hayatını kaybetmiş, bu ölüm Zîfeşan Hanım’ın eve kapanmasına sebep olmuştu Hafîz, aile içindeki ikinci kayıptı Babaları Kamburizade’lerden Kadîm Keza kalbine yenik düşmüş, üçüncü şoku atlatamayıp ayrılmıştı dünyadan Çocuklar henüz küçüktüler babasız kaldıklarında Bu yüzden Asımgiller’in etkisi, Kamburizade’lere göre ağır basmış, çocuklar modern kültür üzerine eğitim almışlardı Zîfeşan Hanım, Hafîz’in toprağa verilmesinden sonra yas içinde sürdürdü geri kalan birkaç yılını Kimse ne Hafîz’den bahsedebildi, ne de Hafîz’i hatırlatacak herhangi bir olaydan Zîfeşan Hanım sustukça, onunla birlikte yaşayanlar da susmak zorunda hissettiler kendilerini “Artık İstanbul benim yaşadığım İstanbul değil, her şey değişti” diyerek değişen İstanbul’a ve değişen dünyaya karşı ilgisiz kalmayı tercih eden Zîfeşan Hanım nasıl öğretildi ise yaşamak ona ya da nasıl gördü ise ailesinden yaşamayı, öyle yaşamaktan hiç vazgeçemedi Nadîma ve diğer çocukları Hafîz, Eyda, Şidayet, Vehime, Rıdâ ve Hüma bu minval üzere yetiştirildi Zîfeşan Hanım dünyadan ayrılma vakti geldiğinde Hafîz ve Vehime hariç hepsiyle bir bir vedalaşma fırsatı bulabilmişti Hasta bedenini daha fazla taşıyamayacağını düşündüğü son günlerinde ayrı ayrı görüştü onlarla Nadîma’ya verdiği son öğüt “doğru kararlar alabilmek için mutlaka bir bilene danış, hayatın her şeyi tamamıyla öğrenmeye yetmez” olmuştu Nadîma bu öğüdü, ilerleyen günlerde güzelce yazdırıp yatağının baş ucuna astı Ne zaman dönüp baksa Zîfeşan Hanım’ın o hafif otoriter sesi kulaklarında çınladı Onun yokluğu ile aile aheste aheste dağılma eğilimleri gösterince, Nadîma evin büyüğü olarak ayrılıklara müdahale etmeye çalıştı Olmadı Zîfeşan Hanım kadar güç sahibi olmadığı gibi böyle bir başarıya imza atacak kadar sesi çıkmıyordu Hep kısıktı Nadîma Hep silik, hep belirsiz; sönük, yetersiz ve sessiz Hafîz’in yokluğunun belirgin şekilde hissedildiği günlerde hem felaketler, hem kopmalar günyüzüne çıkmaya başladı Ailenin tek erkek duruşunu yitirmek bütün birliği ve birlikteliği ve bağlılığı sarsmıştı

Şimdi de oturmuş, Boğaz’ın mavi sularını seyrederken annesinin öğüdünü hiç de tutamadığını düşünüyordu Nadîma “İnsan alışmayı çok seviyor” dedi fısıltıyla Her zaman oradan buradan dolmuş bilgilerle çözümler bulmaya çalıştığını çok iyi biliyordu Nadîma’nın bu tarafı belli ki Kamburizade’lere çekmişti Bütün tuhaflıkların Kamburizade’lerden, asalatin ise Asımgiller’den geldiğini yıllarca anlatıp durmuşlardı ona teyzeleri, dayıları ve anne tarafından karşılaştığı tüm akrabaları Her şey dönüp dolaşıp Fettah efendi’ye ulaşıyordu Fettah efendi Kamburizade’lere dair bilinen her şeyin başlangıç noktası Onun gerisinde ne vardı zaten bugüne kadar kimse öğrenememişti Şecere Fettah efendi’den başlıyor; sonrası tastamam yerliyerinde, en ufak ayrıntılarına kadar biliniyordu da öncesi tam bir muamma idi Kimdir bu Fettah efendi? Kimden olma, kimden doğmadır? Memleketi neresidir? Kim olduğuna dair birçok fikir öne sürülmüş ise de bu vakte kadar kimse bu fikirlerden birini bile kanıtlayamamıştı Yok devşirme olduğunu, yok kölelikten azâd edildiğini, yok sonradan islam’ı seçtiğini, yok esir alınıp İstanbul’a getirildiğini falan da filan daha bir sürü şeyi söyleyenler çıkmıştı Lakin tek gerçek vardı ki, o da Fettah efendi’nin öncesine ait zifirî bir karanlık En çok Rıdâ bu işin peşinde koştu Sebebini hiçbir zaman söylememiş olsa da “tarihe olan merakım” diyerek mevzuyu kestirip atsa da, aslında Rıdâ bir çeşit kovalamaca içine girme arzusundaydı Enerjisi bütün aileyi taşıyabilecek kadar çoktu da, bu enerjiyi tüketecek alan bulamıyordu kendisine Araştırmalara verdi tüm zamanını Böylece dinginleşebileceğini, merakların da sonunda giderileceğini umuyordu Ve birgün “İspanya’da bir iz buldum” diyerek pılını pırtısını topladığı gibi ortadan kayboldu Neredeyse on-iki yıl dolacaktı bu gidişin üzerinden Tek bir “çıt” dahi duyulmadı Rıdâ’nın ardından Neden giden sessizliği seçiyordu? Belki sorumsuzluktan, belki ilgisizlikten, belki umarsızlıktan, belki bilinmeyen felaketlerden, belki de vurdumduymazlıktan Belki kaybolmak, unutulmak, yeni başlangıçlara atılmak arzusundan

Eyda sülâle boyunca en sadeleriydi hayatı yaşamak konusunda Ve en güzelleriydi de Öyle duru bir duruşu vardı ki, Nadîma her zaman onu imrenerek seyretmiş, kendi boyunun kısalığına hayıflanarak ondaki endama hayran kalmış, tüm şatafatı dizse üzerine hiçbirinin kendisini onun gibi güzel yapamayacağını bilerek çuval giyse yakışan Eyda’ya içten bir kıskançlık beslemişti Bir arkeolog olarak hayatını sürdürmede ısrarlı Eyda, Fas’ta kendisine bir hayat kurmak için gittiğinde, yirmi-beş yaşında tüm serveti elinin tersiyle itivermişti Sekiz yıldır Afrika’da biryerlerde, bulayım derken belki de kendini kaybedenlerdendi Eyda da Rıdâ gibi kendi seçimini yapmış ve o seçimi sonuna kadar izlemede net tavrını ortaya koymuştu Nadîma karşılarına durup “yok olmaz!” deme cesaretini bile bulamamıştı kendisinde Her karar sonrası yüzünü devirip koltuğuna gömülmekten başka bir şey yapamadı Gidenler safına katılan Eyda da yaşam belirtisi gösterecek tek bir ses çıkarmadı Memleket toprakları dışında bir yer seçmeleri, acaba bir kaçış mıydı, hep düşündü Nadîma Özgürlüğün bu kadarı ona göre, acıdan başka bir şey getirmezdi


“Ben hariç herkes bir şey olmayı başardı” diye mırıldandı Nadîma sütlü kahvesini yudumlarken Güneş tepeye yaklaşmak üzereydi Sulara yansıyan ışık dans ede ede vuruyordu kıyıya Yalnız kalışını hiçbir şey olamayışına bağlamakta ısrar ediyordu “Kızlarım bile beni önemsemiyor” diye geçirdi içinden Şemay ve Meyra, hayatının en güzel iki tarafıydı Biri narin, hassas, nazenin; diğeri katı, inatçı, keskin O ara Vehime ile oynadığı çocuk oyunlarını hatırlayınca birden yüzünde bir ayadınlanma oldu Nadîma’nın Çok kısa süren bir aydınlanma


“Abla abla, baksana bana Ağacın en yüksek dalına çıktım ben Düşersem kedi gibi miyavlar mıyım?” diye sesleniyordu Vehime Nadîma korkudan titriyor “yetişin! düşecek!” feryatları eşliğinde dört dönüyordu bahçede Ve Vehime, Nadîma’nın o haline gülerken aniden daldan düşüverdi “Ne oldu sana Vehime, konuş Vehime, ağla Vehime, kalk yerden Vehime” Vehime’de hiç hareket yoktu Nadîma daha çok bağırdı Nadîma bağırdıkça gök yarıldı sanki Ama uyanmadı Vehime Apar topar beş yaşındaki kızıl saçlı kızı doktorlara yetiştirdiler Aylar geçti, Vehime hep yatakta kaldı Hep uyudu Vehime Nadîma gök gözlerinden yaşları içine akıttı, Vehime yatakta öylece kalakaldı Nadîma kendini suçlayarak günlerce o ağacın altında gitti geldi, Vehime hep yatakta kaldı Nadîma ne diyeceğini bilemeden hıçkırıklara boğuldu, Vehime hep yatakta kaldı Kaç mevsim sonraydı Nadîma artık hatırlayamıyordu bir gemiye bindirip hiç konuşmayan ve hiç kımıldamayan Vehime’yi denizlere uğurladılar Vehime de böyle gitmişti Nadîma hiçkimseye soramadı: “Ne zaman dönecek? Nereye götürüyorlar onu? Neden gidiyor?” Bir cesaret sorsaydı da cevap verirler miydi ki? Nadîma bu sorunun cevabını hiçbir zaman öğrenemdi Ama annesi Zîfeşan Hanım Nadîma’yı suçlayacak tek bir söz dahi söylemedi Vehime ne kadar onun kızı ise Nadîma da o kadar kızıydı Ne söylese kendine etmiş, ne etse kendini yaralamış olurdu

Nadîma bulutlanan gözlerini duvarda asılı duran fotoğraflara çevirdiğinde tüm bedeninin acıyla kıvrandığını hissetti Acılar bu aile acılar biriktirmişti hep Ne çok ana başlıklar, ana başlıkların altında da ne çok ara başlıklar vardı Hangi birini sayabilirdi ki zaman yetmezdi buna “Zaman” diye mırıldandı Nadîma Zaman ona neler vermiş, zaman ondan neler almıştı bir de verirken Almak vermek hadisesi dünyanın tutturduğu bir değişmez ritimdi aslında Bu ritme ayak uyduramayanlardan biri de Nadîma idi Ritimsiz Nadîma Tınısız Nadîma Mevsimsiz, yetersiz ama bir o kadar da herkese çok Nadîma Sanki Kamburizade Fettah efendi’nin oklandığı o gün açılışı yapılmıştı yaşanacak olumsuzlukların Böyle düşündü hep, böyle olduğuna inandı hep, böyle gideceğini sanarak da bir yanı hayattan kopuk kaldı hep Kopuk Nadîma Kırık, dökük Nadîma

Şidayet’in bindiği geminin batması bir başka acıydı mesela Gezmeyi, dolaşmayı, dünyayı tanımayı pek seven; deli dolu, capcanlı bir kızdı o da sulara gömüldüğünde “Paris pek güzel be abla” derdi gülerek Nadîma onun yeşil gözlerini hiç aklından çıkaramadı Yeşil gözlerine uysun diye hep yeşil tonlarda seçerdi giysilerini Yeşili, Şidâyet taşırdı ailede Kırmızıyı Vehime Ağaçtan düştüğünde üzerinde en sevdiği kırmızı elbisesi vardı Bu yüzdendi Nadîma’nın kırmızı rengi Vehime’ye verişi Gri Hafîz’indi Gri tonlarda gezinir, gri bir dünya içinde olmayı tercih ederdi Kazakları, çorapları, kravatları kelimeleri, cümleleri, sesi ve tüm seçimleri hep griye bakardı Bir gri gökyüzü altında da son yolculuğuna uğurlamışlardı onu Şidâyet yeşiller, Vehime kırmızılar, Hafîz de griler içinde kaldı hep onda

Her rengin bir ifadesi olduğunu Nadîma bu renk dağılımını yaptıktan çok sonraları öğrendiğinde hayretini gizleyememiş “bunu bilmiyordum” diyerek odasına çekilmişti sessizce Bu yeni edinim onu yine anıların içine fırlatıvermişti hızla Nadîma her anılarla karşılaştığında şöyle bir sallanır, bu sallantıda yerinden oynayan her ne var ise yerine yerleştirmek için bir müddet kendine gömülmesi gerekirdi Susan Nadîma neden sustuğunu ise susma dönemi bittiğinde açıklamaz, hiçbir şey olmamış gibi hayatın akışına kapılır giderdi Buna artık herkes alışmış; kimsenin onu yadırgayacak, abes görecek; onun ardından söz dökecek hali tavrı kalmamıştı Zamanla herkes her şeye alışmayı becerebiliyordu

Renklerle kendince oyun kuran Nadîma, Eyda’ya sarı rengi yakıştırmış, ona her baktığında saçlarından altın damlacıkların aktığını düşünmüştü elinde olmadan Dümdüz saçları Eyda’nın yüzünden akarken, çöldeki vahaların serinliğinin ferahlığını yüzünde hissederdi Sadece bir histi işte bu da Hisler Nadîma’nın hisleri karmaşıktı Daldan dala konmayı sever, sürekli birbirleriyle kavga ederlerdi Onların kavgalarıyla uğraşmaktan yorulmuştu yıllardır Neden böyle olduğunu ise birgün annesi Zîfeşan Hanım söylemişti: “Bir meslek seçmedin kendine” Yıkılmıştı Nadîma Doğruları bu kadar net duymak kolay taşınmıyordu onun cihetinde Frida’nın acıları onu ressam yapmıştı, ama Nadîma acılarından yola çıkarak bir şey olabilmeyi becerememişti Bu kendi düşüncesiydi elbet Kendi kuruntularından sadece bir tanesi “Meslek” kelimesi başının üstünde döner olmuştu o günden sonra Ne olabilirdi ki Nadîma? Hiçbir meslek ona uymuyordu nedense Ya üç beden büyük, ya beş beden küçük; ille de uyumsuz, uygunsuz ve fazla Dünyaya dar Nadîma


Rıdâ hep toprağın rengini sevdiğinden kahverengiydi Kahverengi Rıdâ Ve mor Hüma Hüma neden mordu? Hayâlciydi belki ondan Masalları severdi belki ondan Birgün Kibritçi Kız olurdu, birgün Polyanna, birgün Sofi Geceleri kendi masalını kendi anlatır, öyle dalardı uykuya Mordu Hüma Mor Hüma Hayâl üretip o hayâlin peşinden koşmayı iyi bilirdi Koreli mühendis Yuşen Bzuri ile evlenip Japonya’ya gitmiş, ama evliliğini ancak altı yıl sürdürebilmişti Birgün çekik gözlü kızı Çyu Mehil ile geri döndüğünde Hüma’yı tanımakta çok zorlandı Nadîma Her haliyle değişik duruyordu karşısında Sevinçle, neredeyse uça uça gidişi; bu gülmeyi unutmuş gözlerle geri gelişi uyuşmuyordu Çyu Mehil’in elini bırakmaktan korkuyor gibiydi Artık hayâl kuran Hüma, hep tedirgin yaşayan bir anneye dönüşmüştü Yine de Nadîma ona verdiği “mor kız” adını hiç değiştirmedi kendi içinde İnsanlar, en yakınları da olsalar değişiyorlardı zamanla Bu bir zorunluluk, bu bir olağan durumdu belki de Dünyanın düzeni bunu gerektiriyordu ve canlı cansız her şey sürekli değişime uğruyordu Fakat Nadîma bu değişimden payına düşeni dile almaktan çekindi her zaman Hiçbir dala konamayışından dolayı belki de, kendisine bir renk de seçemedi o; yakıştıramadı hiçbir rengi üzerine Renksizlikti onunkisi ya da renklerin tümü birden Hep arada Nadîma Hep ortada Nadîma


Gülfeda’nın Metrûk artık Hattat Metrûk’e dönüşmüştü Böylece birzamanlar kaybolup giden Gülfeda’nın adı da silinmiş oldu dillerden Kimseler hatırlayıp da anmadı bile Bir Metrûk unutmadı, bir Metrûk söküp atamadı onu İçinde biryerlerde hep bir acı olarak duracak, hayatının başlıklarını atmada en etkin rolü oynayacaktı bu terkediliş hikâyesi Hattat Metrûk hat üzerinde olgunlaşıp da bu işte ustaya dönüştüğünde kendi eserlerini vermeye başladı Önce meclislerde beyitleri okunur oldu Sûzî mahlâsı ile Sûzî kim bilmeden zevkle beyitleri üzerinde sohbet ediliyor, onun Horasan’da yaşayan bir Türk olduğu sanılıyordu Bu Horasanlı Sûzî hikâyesini de, meclisin birinde, tüm dikkatleri üzerine çekmek isteyen bir dilbaz ortaya atmış, sonra da söylediklerini kendi bile unutmuştu Lakin duyan kulakların sahipleri, bu meşhûr şairin bir Horasanlı olduğunu yaymada hiç vakit kaybetmediler Böylece Metrûk birden Horasanlı Sûzî’ye dönüşüverdi Adına uydurulan bir hayat hikâyesi de üzerinde kalıp dilden dile aktarıldı gitti Biri de çıkıp “yok öyle değil, işin aslı budur” demedi Demedi çünkü işin aslını Matrûk’ten başka bilen yoktu Metrûk de gizli kalmayı sevmiş, seçmiş ve ille de susmuştu Varsın Horasanlı Sûzî oluversindi bu beyitlerin şairi ne çıkardı ki


-devamı alt tarafta-
LHEDER Çevrimd???   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-08-2010, 12:20 AM   #2 (permalink)
Super Moderators
 
Maraz Ali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2009
Mesajlar: 1.384
İtibar Gücü: 3
Maraz Ali will become famous soon enough
Standart

tesekkürler
Maraz Ali Çevrimd???   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama

Yetkileriniz
You may post new threads
You may post replies
You may not post attachments
You may edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Saat: 01:34 PM .


Telif Hakları vBulletin v3.8.3 © 2000-2009, ve
Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
Tercüme Eden : DeliTurK
Forum VBSEO by Seo
Dewforum.İnfo
Web Stats |